Osmanlı-İran Savaşları

Vikipedi, özgür ansiklopedi
Şuraya atla: kullan, ara

Koordinatlar: 39°05′19.87″K 44°19′37.19″D / 39.0888528°K 44.3269972°D / 39.0888528; 44.3269972

Osmanlı-İran Savaşları
Osmanlı Savaşları
Sekumname1525 Chaldiran battle.jpg
Çaldıran Savaşı
Tarih 1514-1823
Bölge Doğu Anadolu
Gürcistan
Azerbaycan
Irak
Batı İran
Sonuç 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşması, bugünkü Türk-İran sınırının çizilmesi
Taraflar
Osmanlı İmparatorluğu Osmanlı İmparatorluğu Safevîler

Afşarlar
Zendler
Kaçarlar

Komutanlar
Osmanlı İmparatorluğu Yavuz Sultan Selim

Osmanlı İmparatorluğu Hersekzade Ahmed Paşa
Osmanlı İmparatorluğu Kanuni Sultan Süleyman
Osmanlı İmparatorluğu Pargalı Damat İbrahim Paşa
Osmanlı İmparatorluğu Elkas Mirza
Osmanlı İmparatorluğu Şehzade Mustafa
Osmanlı İmparatorluğu III. Murat
Osmanlı İmparatorluğu Özdemiroğlu Osman Paşa
Osmanlı İmparatorluğu Lala Mustafa Paşa
Osmanlı İmparatorluğu I. Ahmet
Osmanlı İmparatorluğu IV. Murat
Osmanlı İmparatorluğu Tayyar Mehmed Paşa 
Osmanlı İmparatorluğu Kemankeş Mustafa Paşa
Osmanlı İmparatorluğu Hafız Ahmed Paşa
Osmanlı İmparatorluğu Hüsrev Paşa
Osmanlı İmparatorluğu III. Ahmet
Osmanlı İmparatorluğu Damat İbrahim Paşa
Osmanlı İmparatorluğu I. Mahmut
Osmanlı İmparatorluğu Hekimoğlu Ali Paşa
Osmanlı İmparatorluğu I. Abdülhamit
Osmanlı İmparatorluğu II. Mahmut

Şah İsmail

Ustacluoğlu Mehmet Han 
I. Tahmasp
II. İsmail
Muhammed Hüdabende
İmam Kulu Han
Tokmak Han
I. Abbas
I. Safi
Bektaş Han
II. Tahmasp
Nadir Han
Nadir Şah
Zend Kerim Han
Feth Ali Şah

Güçler
800.000+ 600.000+

Osmanlı İran Savaşları, 15. yüzyıl-19. yüzyıllar arasında Osmanlı Devleti ile İran'daki otoriteyi elinde bulunduran hanedanlar arasında gerçekleşmiştir. Osmanlı Devleti ile İran arasındaki ilk savaş 1514 Çaldıran Savaşı'dır. Son savaş ise 1821-1823 Osmanlı-İran Savaşı'dır.

Osmanlı-İran Savaşları (1514-1823)[değiştir | kaynağı değiştir]

Safeviler bu adı, evliyanın büyüklerinden Safiyyüddin-i Erdebili hazretlerinden almışlardı. İlhanlılar devrinde büyük bir şöhrete kavuşan Safiyyüddin-i Erdebili hazretleri, etrafında büyük bir talebe kütlesi toplamış ve devlet adamlarının saygısını kazanmıştı. Ehl-i sünnet itikadında olan Safiyyüddin-i Erdebili hazretlerinin torunları ve onun yolunda gidenler, müslüman-Türk sultanları tarafından büyük hürmet gördüler. Bu devrede Bursa’da bulunan Osmanlı padişahları da çırağ akçesi adıyla Erdebil’deki dergaha yıllık hediyeler gönderirlerdi. Timur Han ve Akkoyunlu sultanlarının da büyük ilgi ve yakınlıklarına mazhar oldular. Fakat zamanla bunlar arasına hurufiler karışıp, Safiyyüddin-i Erdebili hazretlerinin torunlarından Cüneyd’e sapık fikirlerini telkin ettiler. Gizliden gizliye Ehl-i sünnet düşmanlığına başlayan Cüneyd, bu halini gizleyip dedelerinin nüfuzunu kullanarak, Akkoyunlu sultanı Uzun Hasan’ın kız kardeşi Hadice Begüm’le evlendi. Bu evlilikten Haydar adında bir oğlu dünyaya geldi. Siyasete karışıp çeşitli ayaklanmalar düzenledi. Şirvan hükümdarı Halil ile yaptığı bir muharebede öldü.

Eshab-ı kiram düşmanlığına dayanan bir devlet kurmak isteyen, fakat başarılı olamayan Cüneyd’in yolunu oğlu Haydar devam ettirdi. Haydar, Uzun Hasan’ın kızı Halime Begüm Âlemşah’la evlendi. Bu evlilikten Şah İsmail dünyaya geldi. Âkkoyunlularla akrabalık bağlarını pekiştirip gücünü arttıran Haydar, babasının öcünü almak için Şirvan hükümdarı Ferruh Yesar üzerine yürüdüyse de 1488’de yapılan savaşta öldürüldü.

Bundan bir müddet sonra hareketin başına geçen İsmail, Akkoyunlu Devleti’nin içinde bulunduğu karışıklıktan istifade ederek, çoğu Anadolu’da bulunan birçok Türkmen kabilesini etrafında topladı. Karabağ ve Şirvan’ın bir kısmını ele geçirerek Azerbaycan üzerine yürüdü. Akkoyunlu hükümdarı Elvend Bey’i yenilgiye uğratıp, Tebriz’e döndü. Safevi Devleti’ni kurup şahlığını ilan etti (1501). Şiraz ve Kazerun’u alıp birçok Ehl-i sünnet alimini ve sünni müslümanı kılıçtan geçirdi. Yezd ve isfehan’ı istila ederek sapık fikirlerini kabul etmeyen sünnileri öldürttü. Anadolu içlerine ve Osmanlı topraklarına da sapık fikirlerini yaymak için dai denilen propagandacılar göndererek isyan ve karışıklıklar çıkarmaya çalıştı.

Bu çalışmalar neticesinde Anadolu’da büyük bir isyan çıkaran ve Şahkulu diye bilinen Karabıyıkoğlu, Osmanlı kuvvetleri önünden kaçarak on beş bin kişilik kuvvetiyle Şah İsmail’e sığındı.

Bunun üzerine, ileri görüşlü bir devlet adamı olan ikinci Bayezid Han, Safevilere meyledenlerin İran’a gitmelerini yasakladı. Sınır eyaletlerine emirler gönderip, giriş-çıkışları kontrol altına aldı. Propagandalardan en çok etkilenmiş olan Hamid ve Teke havalisi şiilerini, yeni fethedilen Modon ve Koron şehirlerine nakletti.

1507 yılında Osmanlı topraklarından geçerek Dulkadirli şehirlerini yakıp yıkan Şah İsmail’in bu hareketine karşı Bayezid Han bir ordu gönderdiyse de, Şah İsmail Osmanlı topraklarından geçmek zorunda kaldığı için özür dileyince herhangi bir çarpışma olmadı.

Bu arada Trabzon valisi olan şehzade Selim, yıllardan beri Anadolu’daki çalışmalarını takib ettiği Şah İsmail’in Osmanlı topraklarından izin almadan geçmesine karşılık olarak sür’atle harekete geçti. Azerbaycan’a kadar İran arazisini çiğnedi. Üzerine gönderilen kuvvetleri mağlub ederek Safevi hanedanından şehzade İbrahim Mirza’yı esir edip Trabzon’a götürdü.

1512 yılında tahta geçen Yavuz Selim Han, iç karışıklıkları düzelttikten sonra, ulemanın fetvasını alıp İran’a karşı harbe karar verdi. 100.000 kişilik ordusuyla harekete geçen Yavuz Selim Han, üç aylık yorucu bir yolculuk ve uzun bir kovalamadan sonra 23 Ağustos 1514’de İran toprakları içinde yakaladığı Şah İsmail kuvvetlerini kesin bir yenilgiye uğrattı. Ordugahının ele geçirilip hanımının esir edildiği bu savaş sonunda Şah İsmail canını zor kurtardı (Bkz. Çaldıran Muharebesi).

Bu zaferden sonra İran’ın payitahtı Tebriz’i ele geçirip bir müddet burada kalan Selim Han, kış mevsimini geçirmek için Amasya’ya çekildi. Kış geçince de Safeviler elinde bulunan ve Şarki Anadolu’ya hakimiyet bakımından çok mühim bir mevkide bulunan Kemah kalesini fethetti.

Bundan sonra meşhur İslam alimi İdris-i Bitlisi hazretlerini, Safevilerin kontrolünde bulunan Diyarbekir yöresine göndererek, bölge halkının Osmanlılara tabi olmasını sağladı. Bu bölgeye gönderilen İran kuvvetleri üzerine de Bıyıklı Mehmed Paşa ve İdris-i Bitlisi hazretlerini gönderdi. İran kuvvetleriyle yaptığı çatışmalarda büyük başarılar kazanan Bıyıklı Mehmed Paşa; Ergani, Sincar, Çermik, Birecik gibi şehirleri ele geçirdi. Bir senelik bir kuşatmadan sonra Mardin de teslim olunca; Hasankeyf, Musul, Kerkük, Urfa, Rakka gibi yerler de kolayca fethedildi. İran’ın bu bölgedeki hakimiyetine son verildi.

1529 yılında İran’ın Bağdad valisi Zülfikar Han’ın Osmanlı Devleti’ne, buna karşılık Osmanlı Bitlis valisi Şeref Han’ın da İran’a iltihak etmeleri ortalığı karıştırdı, İran şahı birinci Tahmasb, Osmanlı kuvvetlerinin Avrupa’da sefere çıkmasından istifade ederek Bağdad’a asker gönderip, Zülfikar Han’ı öldürttü ve yeni bir vali tayin etti. Osmanlılar ise Ulama Han’ı Bitlis valisi tayin edip eyalet kuvvetleriyle bölgeye gönderdiler. Ulama Han, İran’dan yardım alan Şeref Han’a karşı başarılı olamayınca, veziriazam Makbul İbrahim Paşa bölgeye hareket etti, Yoldayken Ulama Han’ın zafer haberi gelince mevsimin geçmesi sebebiyle kışı geçirmek üzere kuvvetleriyle Haleb’e gitti.

Kışı burada geçiren İbrahim Paşa, 14 Mayıs 1534’de Diyarbakır’a geldi. Kanuni Sultan Süleyman da 11 Haziran’da İstanbul’dan İran üzerine harekete geçti. Bu seferde Van ve Tebriz alınarak tahkim edildi. Tebriz merkez olmak üzere Azerbaycan valiliğine Ulama Han tayin edildi. Sonra Bağdad üzerine yürüyen ordu, burayı da mukavemetsiz ele geçirdi. Kışı Bağdad’da geçiren Kanuni Sultan Süleyman Han, Tebriz’i işgal edip Van’ı kuşatan Şah Tahmasb üzerine yürüdü. Şah Tahmasb tekrar geri çekilip İran içlerine gidince, Tebriz’e tekrar girildi. Uzun süre aranmasına rağmen İran ordusunun ortaya çıkmaması üzerine, ordu, Ağustos 1535’de İstanbul’a döndü.

1547 yılında Şah Tahmasb’ın kardeşi Elkas Mirza, Şirvan valiliğindeyken saltanat sevdasına kapıldığı için kardeşinin tazyikinden kaçarak İstanbul’a geldi ve Osmanlı Devleti’ne iltica etti.

Kanuni Sultan Süleyman Han, uzun süredir Avrupa ile meşgul olmasından istifade etmeye çalışan Şah Tahmasb’ın, Şarki Anadolu’ya yeniden girip Van kalesi başta olmak üzere bazı yerleri işgal ettikten başka, Şiiliğin Anadolu içlerinde yayılmasını te’min edecek propagandadan geri durmamış olması sebebiyle İran’a harb açmak istiyordu. Şehzade Elkas Mirza’nın ilticası fırsatını kaçırmayarak İran ile harbe karar verdi.

Ordu 29 Mart 1548 günü İstanbul’dan hareket etti. Elkas Mirza yanına verilen Osmanlı kuvvetleri ile öncü kuvvet olarak gönderildi. Tebriz’de bulunan Şah Tahmasb, Padişah’ın Hoy’a geldiğini öğrendiğinde savaşı göze alamayarak Kazvin’e çekildi. Osmanlı ordusu 27 Temmuz’da dördüncü defa Tebriz’e girdi. Tebriz’de beş gün kalan Sultan, Van’a gelip önceden muhasara ettirdiği kaleyi almak için harekete geçti. On gün dayanabilen Van kalesi, 25 Ağustos’da ele geçirildi. Kaleyi tahkim eden Sultan, buradan Diyarbakır’a, sonra da kışı geçirmek için Haleb’e geçti. Elkas Mirza’yı, maiyyetine verdiği aşiret kuvvetleriyle İran içlerine gönderip bölgeyi talan ettirdi.

1549 baharında Haleb’den ayrılan Sultan, Diyarbakır’a geldi. İkinci vezir Ahmed Paşa’yı Gürcistan taraflarına gönderdi. Bu seferde Berakan, Gömge, Perak, Gemele, Samagar, Ahadır kaleleri ve mevkileri fethedildi. Bu sefer de İran ordusuyla karşılaşamayan Kanuni Sultan Süleyman Han 5 Kasım’da Diyarbakır’dan ayrılıp, 21 Aralık’ta İstanbul’a döndü.

Osmanlı ordusu Doğu Anadolu’dan ayrıldıktan sonra, 1551 senesine kadar herhangi bir saldırıda bulunmayan Şah Tahmasb, 1551 Ağustos’unda harekete geçerek Osmanlı sınırını geçti. Erciş, Adilcevaz ve Ahlat dolaylarını ele geçirdi. Erzurum önüne gönderdiği kuvvetleri, şiddetli mukabeleyle karşılaştı.

Bu tecavüzler sebebiyle üçüncü İran seferine çıkan Kanuni Sultan Süleyman Han, 1553-54 kışını Haleb’de geçirdi. Mayıs’da harekete geçen ordu, İran’a bağlı Şüregib, Şaraphane, Nilfirak’ı fethedip, 18 Temmuz’da Revan’a girdi. Buradan Arpaçay ve Karabağdan sonra Nahcivan’a gelen Sultan, Doğu Anadolu hakimiyetini pekiştirip Erzurum’a döndü ve kışı geçirmek için Amasya’ya çekildi. Kanuni Sultan Süleyman’ın mutad dışı olarak ikinci kışı da İstanbul dışında geçirmesi üzerine tekrar üzerine geleceğinden çekinen Şah, sulh çareleri aramaya başladı. Amasya’ya elçiler gönderdi. Uzun süren görüşmelerden sonra; şiilerin, hazret-i Ebu Bekr, Ömer, Osman ve Aişe (r. anhüm) dahil sahabeye küfür ve iftira etmemeleri, Gürcistan’ın bir kısmı ile, Ardahan, Göle, Arpaçay ve çevresi Osmanlılarda kalmak üzere Amasya andlaşması imzalandı (29 Mayıs 1555). Bu andlaşma sonrasında yirmi üç sene sürecek bir sulh devresi başladı (Bkz. Amasya Andlaşması).

1578 senesinde İran istilasında bulunan Dağıstan, Şirvan ve Gürcistan beylerinin İran tazyiki karşısında Osmanlı Devleti’nden yardım istemeleri ve İran kuvvetlerinin Irak’ta Osmanlı topraklarına tecavüz ederek Amasya muahedesini bozmaları sebebiyle İran’a karşı harbe karar verildi.

İran serdarı tayin edilen Lala Mustafa Paşa, 5 Nisan 1578’de İstanbul’dan Üsküdar’a geçti. Karaman, Maraş, Erzurum ve Diyarbakır beylerbeyilik kuvvetleriyle Erzurum Aşkale’de birleşti. Van sınırında beylerbeyi Köse Hüsrev Paşa’nın İran komutanı Emir Han’ın kuvvetlerini bozduğu haberini alan serdar, üzerine gelen Safevi ordusunu durdurma görevini Özdemiroğlu Osman Paşa’ya verdi. Emrindeki kuvvetlerle Çıldır gölünün kuzey batısına gelen Özdemiroğlu, burada yapılan savaşta, Tokmak Han komutasındaki İran kuvvetlerini rahatça bozdu. 5.000 ölü ve 500 esir veren Tokmak Han, savaş meydanını terketti (9 Ağustos 1578). Bu zaferden sonra Tiflis’e giren ordu, Şirvan taraflarına yöneldi. Karşısına çıkan 20.000 kişilik İran kuvvetlerini Koyun geçidinde karşılayan Özdemiroğlu bunları da bozguna uğrattı. Bu savaşta İran kuvvetlerinden esir alınan 5.000 kişi dışında hepsi öldürüldü (Ağustos 1578). Çıldır zaferiyle Gürcistan’ı alan Osmanlı ordusu (9 Eylül 1578), Koyun geçidi zaferiyle de, çoğunlukla sünni halkın yaşadığı Şirvan denen kuzey Azerbaycan’ı ele geçirdi.

Hazar kıyılarından meydana gelen Şirvan’ın doğu kesiminin sünni halkı da kendilerine zulmeden İran’a karşı ayaklanıp, Safevileri kovdular. Osmanlı ordusu bu bölgeye rahatça girip Dağıstan’a yöneldi ve bu bölge de Osmanlı topraklarına katıldı.

Fethedilen yerlerde Özdemiroğlu Osman Paşa az bir kuvvetle bırakılarak 8 Ekim’de Lala Mustafa Paşa asıl orduyla Erzurum kışlağına çekildi. Bunu fırsat bilen Safeviler, 30.000 kişilik bir kuvvetle bölgeye girdiler. 14.000 kişilik kuvvetiyle bunlara karşı koyan Özdemiroğlu, Şamahı’da yapılan muharebede düşmana 15.000 ölü verdirip, 10.000’ini esir aldı. Safevilerden bir kaç bin yaralı ve bozgun asker zor kaçabildi (Kasım 1578). Esir edilen Safevi ordusu komutanı Urus Han ile oğlu Dede Han, Ereş’de sünni halkı katlettikleri için idam edildi.

Özdemiroğlu’na ancak Safevi şehzadesinin karşı çıkabileceği fikriyle Safevi İmparatorluk veliahdı Hamza Mirza 100.000 kişilik orduyla bölgeye gönderildi. Bu orduda elliden fazla Safevi beyi ve sancakbeyi bulunuyordu. Osmanlı kuvvetleri ise, Özdemiroğlu’nun 13.000 ve bu arada yardıma gelen 25.000 kişilik Kırım atlılarından ibaretti. Yapılan muharebede düşmana büyük kayıplar verdiren Özdemiroğlu, kendisinin de az bir kuvveti kaldığından Şirvan’ı Safevilere bırakıp Dağıstan’a çekildi.

1579 yılında yapılan muharebelerde Erzurum ve Kırım’dan gelen kuvvetlerin yardımıyla Şirvan tekrar alınıp Safevilere ağır kayıplar verdirildi. Kars’a kale yapılıp, şehir imar edildi. 1580’de çarpışma olmadı. Serdar Lala Mustafa Paşa’nın yerine Koca Sinan Paşa getirildi. 1581’de Şirvan’ı almak niyetiyle 18.000 kişilik bir orduyla hareket eden Selman Han, Kırım kalgayı Gazi Giray tarafından perişan edildi. Ancak 300 tanesi kurtulabildi.

1583’de Ferhad Paşa İran serdarı oldu. 60.000 kişilik kuvvetle İstanbul’dan yola çıktı. Bunu öğrenen Safevi Gence beylerbeyi İmam Kulu Han, bu kuvvetler gelmeden Özdemiroğlu’nun kuvvetlerini ezmek isteyip, 50.000 kişilik kuvvetiyle Şirvan ile Dağıstan arasındaki Samur ırmağının güney kıyısına geldi. Oradan Bilasa ovasına indi. Bu ovada üç gün üç gece süren savaş sonunda Özdemiroğlu Osman Paşa büyük bir zafer kazandı. Bu sırada bölgeye yaklaşan Ferhad Paşa da zafer haberini alınca Revan üzerine yürüyüp bu şehri fethetti. Sonra da Bakü’yü alıp asker yerleştirdi.

1585 yılında veziriazam ve İran serdarı olan Özdemiroğlu Osman Paşa, 150.000 kişilik ordusuyla 25 Eylül’de Tebriz’i beşinci defa fethetti. Kaleyi muhkem hale getirip komutan tayin etti. Asker bırakarak ordu-yu hümayunla Tebriz’in banliyösü olan Şenb-i Gazan banliyösine geldi. Uzun süredir rahatsız olan Özdemiroğlu’nun hastalığı iyice ilerledi. Bu arada yanlış bir istihbaratla Özdemiroğlu’nun öldüğünü duyan Safevi veliahdı Hamza Mirza, 30.000 atlıyla gece baskını yaptıysa da başarılı olamayarak geri çekildi. Bu başarı Özdemiroğlu’nun duyduğu son zafer oldu ve 30 Ekim 1585 gecesinde vefat etti (Bkz. Özdemiroğlu Osman Paşa).

İran savaşının Irak cephesindeki savaşlar, kuzeydeki kadar olmamakla beraber, Osmanlı üstünlüğü burada da devam etti. 1578’de Dinever, Muhammere, Şüster, Dizful bölgeleriyle Basra körfezinin kıyı yakaları Osmanlılara geçti. Bağdad beylerbeyi Elvendzade Ali Paşa, Dizful meydan muharebesinde Safevileri bozunca (7 Kasım 1583), Batı İran’da Şafii mezhebindeki bölgeler, kabileler, beyler teker teker gelip Osmanlılara itaat arzettiler. Bu suretle güneyden kuzeye Huzistan, Luristan, Kirmanşah, Ardelan eyaletleri Osmanlı’ya geçti. 30 Ekim 1587’de Irak cephepsinde Çağalazade Sinan Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetleri, Hemedan Safevi valisi Korkmaz Han emrindeki kuvvetleriyle Camasab çayı kenarında yaptığı meydan muharebesini kazandı. Safevilere ağır kayıplar verdirerek Korkmaz Han’ı esir etti.

Kafkas cephesinde 1587’de önemli bir vukuad olmadı. Serdar Ferhad Paşa 1588’de üçüncü Murad Han’ın kesin emri üzerine Gence’yi fethetti. Şirvan beylerbeyi Cafer Paşa da Safevilerin Gence beylerbeyi Ziyadoğlu Mehmed Han kuvvetlerinin büyük bir kısmını imha etti.

Bu arada Horasan’da hüküm süren sünni Şeybani hükümdarı Abdullah Han da Meşhed’i muhasara edip fethetti. Hindistan’daki sünni Ekber Şah’la da arası bozuk olan Şah Abbas üç ateş arasında kalınca, sulh istemek zorunda kaldı.

Şah Abbas, yeğeni Haydar Mirza’yı bir elçilik hey’etiyle beraber sulh rehinesi olarak gönderdi. 14 Ekim 1589’da Ferhad Paşa tarafından Hasankale’deki umumi karargahda karşılanan şehzade, 28 Ocak 1590’da İstanbul’a geldi.

Hey’et başkanı Mehdi Kul Han, üçüncü Murad Han tarafından kabul edildi. Konuşmasına izin verilince; Şah Abbas’ın bütün Osmanlı fütuhatını tanıdığını, şu anda fiilen iki devletin elinde bulunan yerlerin iki devlette kalması şartıyla sulh istediğini belirtip, Şah Abbas’ın; Osmanlı padişahının, saltanat süren kulları arasında bulunduğunu söyledi.

21 Mart 1590’da İstanbul muahedesi imzalandı. Bu andlaşmaya göre İran, sünni tebeasının mezheb hürriyetine saygı göstermekten başka, sünni büyüklerine dil uzatmamayı da kabul ediyordu.

Osmanlı ile çok alçaltıcı bir sulh yaptığı, padişahı resmen üstün hükümdar tanıdığı kanaatinde olan Şah Abbas, bu sulh döneminde büyük askeri hazırlıklar yaptı. Papa, İspanya kralı ile uzun müzakerelerde bulunup, Osmanlı’ya karşı ittifak kurdu. İngiltere, İskoçya, Fransa, Rusya, Polonya, Hollanda gibi ülkelere elçiler göndererek Osmanlılara karşı harekete geçirmeye çalıştı. Sonra da sürpriz bir taarruzla 26 Eylül 1603’de çeyrek asır önce Osmanlılara kaptırdığı ülkeleri geri almak için harekete geçti. 22 günlük bir kuşatmadan sonra Tebriz’i düşürdü. Sonra Güney Azerbaycan’ın büyük bir kısmını işgal etti. Aras’ın kuzeyine geçti. 26 Ekim’de Nahcivan eyaletini işgal edip, altı ay süren çetin bir muhasaradan sonra Revan’ı aldı. Buradan Karabağ ve Şirvan taraflarını yağmalamak için akıncı kollarını gönderen Şah Abbas, kendisi de Kars’a gidip kaleyle şehirdeki sünni camilerini yakıp yıktı. Şehri harabeye çevirdi.

Tebriz’den sonra Nahcivan ve Revan’ın da (Erivan) Safevi hakimiyetine geçmesi, şarktaki Osmanlı nüfuzunun sarsılmasına sebeb oldu. Kürt beylerinden sonra Karabağ ve Şirvan’daki Türkmen oymaklarıyla Gürcistan prensleri de Osmanlı hakimiyetinden çıkıp Safevilere iltihak ettiler.

Bu olaylar üzerine İran üzerine serdar tayin edilerek 15 Haziran 1604’de İstanbul’dan yola çıkan Çağalazade Sinan Paşa, kış mevsimi sebebiyle ileri gidemiyerek Van’a, oradan da Erzurum’a çekildi. 1605 Ağustos’unda Tebriz üzerine yürüyen Sinan Paşa, Urmiye meydan muharebesinde Şah Abbas’ın kumanda ettiği 50.000 kişilik Safevi ordusuna mağlub olup (9 Eylül 1605), Diyarbakır’a çekildi ve orada vefat etti (2 Aralık 1605). Safeviler ise Gence ve Şamahı’yı alıp Şirvan’ın mühim bir kısmını ele geçirdiler.

Yeni serdar veziriazam Kuyucu Murad Paşa, Tebriz üzerine yürüdüyse de Şah’ın sulh teklifi üzerine padişaha haber gönderip Diyarbakır’a çekildi ve orada vefat etti. Yerine veziriazam ve serdar olan Diyarbakır beylerbeyi Nasuh Paşa, İstanbul’a geldi ve İran’la İstanbul muahedesi imzaladı. Bu andlaşma ile çeyrek asır önce Safevilerden kazanılan 570.000 km2’lik toprağın 400.000 km2’si kaybedilmişti. Revan, Nahcivan, Karabağ, Güney ve Kuzey Şirvan Safevilere geçmiş, Gürcistan’ın büyük kısmıyla Dağıstan Osmanlılarda kalmıştı. Ayrıca İran her yıl 200 yük ipek, kumaş vesair kıymetli eşyayı harac olarak İstanbul’a gönderecekti. İki buçuk yıl süren bu sulh döneminden sonra, 22 Mayıs 1615’de İran’a harb açıldı. Serdar-ı ekrem Kara Mehmed Paşa, Eylül ayında Haleb’e geldi. Kışı burada geçirip Nisan ayında harekete geçerek 1616 Eylül’ünde 100.000 kişilik ordusuyla Revan’ı kuşattı, fakat alamadı. Şah, Nahcivan taraflarında olmasına rağmen, Osmanlı ordusunun üzerine gelmediğinden, başka çarpışma olmadı. 1617’de Kırım hanı İkinci Canibek Giray 40.000 kişilik süvarisi ile Gence ve Nahcivan üzerine akın düzenleyip kışı yeni serdar veziriazam Halil Paşa ile beraber Diyarbakır’da geçirdi.

1618 Eylül ayında hızlı bir yürüyüşle Erdebil ile Tebriz arasında bulunan Pul-Şikeste mevkiine gelen Osmanlı kuvvetleri, yorgunluğunu üzerinden atamadan İran ordusunun pususuna düşünce, büyük kayıplar vererek yenildi. Toplanan savaş meclisinde geri çekilmenin çok kötü sonuç vereceği düşünülerek, ordunun Erdebil üzerine yürümesi kararlaştırıldı. Bu durumdan endişelenip sulh teklif eden Şah Abbas’la Erdebil surları önünde yapılan görüşmeler sonunda andlaşma imzalandı.

26 Eylül 1618’de Erdebil’de imzalanıp 29 Eylül 1619’da İstanbul’da sultan Genç Osman tarafından tasdik edilen bu andlaşmaya göre; Kanuni devrinde Amasya andlaşmasıyla tayin edilen sınırlar esas kabul edilecek, Kars ve Ahıska Osmanlılarda kalacak, Safeviler, Osmanlı hakimiyetinde bulunan Dağıstan’a taarruz etmeyecek ve esirler iade edilecekti. Ayrıca İran her yıl 100 yük ipek, kumaş v.s. kıymetli eşyayı harac olarak İstanbul’a gönderecek ve Eshab-ı kirama sövmeyi terkedeceklerdi.

Dördüncü Murad Han’ın tahta geçişinin hemen akabinde, evvelden beri Anadolu’da sürüp gitmekte olan isyanlardan biri de Bağdad’da baş göstermiş, burada bulunan on iki bin kişilik yerli kulu askerinin başında bulunup zengin ve nüfuzlu bir kişi olan Bekir Subaşı, şehri ele geçirmişti. Bağdad valiliğine tayin isteği İstanbul tarafından kabul edilmeyip, başka bir vali gönderilince de şehre almamıştı. Bunun üzerine bölgeye gönderilen Hafız Ahmed Paşa şehri kuşatınca, valilikten ümidini kesen Bekir Subaşı, mukavemet edemeyeceğini anlayarak, Şah Abbas’a haber gönderip Safevi tabiiyyetine geçmek istediğini bildirdi. Bunu bir müjde gibi karşılayan Şah Abbas, Osmanlı Devleti’yle arasındaki sulhu hiçe sayarak Bekir Subaşı’ya Safi Kuli Han’la hil’atlar gönderdi ve şehrin anahtarlarını istedi. Kendisi de 30.000 kişilik ordusuyla yola çıktı.

Bunu öğrenen Hafız Ahmed Paşa da Bekir Subaşı’ya haber gönderip, kendisine Bağdad valiliğinin verildiğini bildirdi. Bu vaziyet üzerine Bekir Paşa ünvanını alan Subaşı, Safi Kuli Han’ın istediği anahtarları vermeyip, Şah’ın alakasına teşekkürle elçiyi başından savdı. Osmanlı valiliğini kabul ettiğini bildirip, itimad edemediğinden Hafız Ahmed Paşa’dan, Diyarbakır’a çekilmesini istedi. Bunu fırsat bilen Karçakay Han’ın emri altındaki İran ordusu Bağdad’ı kuşattı. Üç ay süreyle şiddetli bir savunma savaşı veren Bekir Subaşı, oğlunun ihanet edip, kale kapılarını açması sebebiyle esir düştü ve Bağdad Safeviler tarafından işgal edildi (28 Kasım 1623). Şii olmayı kabul etmeyen Bekir Paşa yedi gün İşkence yapıldıktan sonra, Dicle üzerinde petrol dolu bir kayığa bindirilip yakıldı. Bağdad kadısı Ömer Nuri Efendi, Ulu Cami hatibi Mehmed Efendi, yüzlerce Osmanlı subay ve me’muru, sünni eşraf aynı akıbete uğradı. Kadınlar ve kızlar İran umumhanelerine gönderildi.

Bu arada İstanbul’daki karışıklıkları ve Anadolu’da çıkan isyanları bastırmakla meşgul olan dördüncü Murad Han, Bağdad’la ilgilenemedi. Bu mes’eleleri hallettikten sonra sadrazam yaptığı Hafız Ahmed Paşa’yı serdar tayin ederek, Bağdad’a gönderdi.

5 Mayıs 1625’de Diyarbakır-Cülek ordugahına çıkan Hafız Ahmed Paşa, hazırlıklarını tamamladıktan sonra yola çıkıp Kasım’ın ortalarında Bağdad yakınlarına geldi. Bağdad’ın yakınlarındaki İmam-ı a’zam hazretlerinin kabrinin bulunduğu Âzamiyye kasabasını ele geçirdi ve Bağdad’ı kuşattı.

Hafız Ahmed Paşa 100.000 kişilik bir orduyla Bağdad’a gelmesine rağmen, yeterli top getirmediği için şehrin iyice tahkim edilmiş olması gibi sebeplerden dolayı iki aydan fazla uğraştığı halde kaleyi düşüremedi. Bu arada Şah Abbas 30.000 kişilik bir orduyla yardıma geldi. İki ateş arasında kalmasına rağmen muhasarayı uzun süre devam ettiren Hafız Ahmed Paşa, top, mühimmat ve iaşe bakımından müşkil bir vaziyette kaldığı için 3 Temmuz 1626’da muhasarayı kaldırıp İstanbul’a döndü.

1629 senesinde Hemedan ve Bağdad üzerine serdar tayin edilen veziriazam Hüsrev Paşa, 9 Temmuz’da Üsküdar’dan harekete geçip, 1630 Mart ayında Kerkük civarına geldi. Nisan ayında gönderdiği kuvvetlerle; Kerbela, Necef ve Hille taraflarını ele geçirdi. 5 Mayıs 1630’da Hemedan yakınlarındaki gönderdiği 10.000 kişilik kuvvetle Mihriban kalesini aldı. Bu vaziyet üzerine Safevi Hemedan valisi Zeynel Han 40.000 kişilik bir kuvvetle bölgeye geldi. Sabah başlayan muharebe ikindiye kadar Safevilerin üstünlüğüyle devam etmesine rağmen, kendilerinin dört katı kuvvetlerle çarpışan Osmanlı kuvvetleri Sivas valisi Halil Paşa’nın gayretiyle düşmanı bozdular. Zeynel Han kaçıp savaş alanını terketti.

Bu arada İran şahı Abbas ölüp, torunu Sam Mirza, Şah Safi ünvanıyla yerine geçti. Osmanlı ordusu ise yoluna devam edip Hemedan’a girdi. Buradan İran’ın merkezi Kazvin üzerine gitmek isteyen Hüsrev Paşa, Dergüzin’e geldi. Burada toplanan harb meclisinde, Kazvin üzerine yapılacak hareket müzakere edildi. Mesafenin uzaklığı Safevilerin bütün yol boyunu tahliye ve tahrib ettikleri, iaşe müşkilatı ve bilhassa su kıtlığı olabileceği gibi sebeplerle ordunun Bağdad üzerine yürümesi kararlaştırıldı.

14 Temmuz’da Nihavend civarındaki Cemhal ovasına gelen Hüsrev Paşa, Luristan hakimi Hüseyin Han’ın 12.000 kişilik bir kuvvetle mevzi alıp bir kısım kuvvetiyle de pusu kurduğu haberini alınca, Anadolu ve Rumeli beylerbeyilerini bir kısım kuvvetle bunların üzerine gönderdi. Yapılan çetin muharebe sonunda düşman mağlub edildi ve Hüseyin Han güçlükle kaçıp kurtuldu.

Ekim ayı başlarında Bağdad önlerine gelen Hüsrev Paşa şehri kuşattıysa da başarılı olamayıp dokuz gün sonra muhasarayı kaldırdı.

1633 yılında büyük bir orduyla Van kalesini kuşatan Safevi ordusuna karşı Erzurum valisi Demirkazık Halil Paşa ve Diyarbakır valisi Murtaza Paşa gönderilerek düşman yenilgiye uğratıldı. Yine bu sebeple veziriazam Tabanıyassı Mehmed Paşa, şark seferine çıktı (20 Ekim 1633). 1633-34 kışını Haleb’de geçiren veziriazam Diyarbakır’a geçerek Padişah’ın gelmesini bekledi.

28 Mart 1635’de İran (Revan) seferi için İstanbul’dan ayrılan dördüncü Murad Han, Diyarbakır’dan yola çıkan veziriazam Tabanıyassı Mehmed Paşa’yla 17 Haziran’da Bayburt’ta birleşti. 50.000 askeri Erzurum’da bırakan dördüncü Murad Han, 200.000 asker ve 130 ağır muhasara topuyla yola çıktı. Padişah’ın Revan üzerine yürüdüğünü sezen Şah, son anda eyalet beylerbeyi Tahmasbkulu Han’ın savunduğu kaleye 12.000 tüfekli piyade sokup savunmayı çok güçlendirmişti. Şah kendisi de ordusuyla yakında olmasına rağmen, savaşı göze alamadığından ortaya çıkmadı. 27 Temmuz’da kaleyi kuşatan dördüncü Murad Han, vaktiyle Kanuni Sultan Süleyman’ın alamadığı kaleyi on bir günde aldı. Ordu, kale alındıktan sonra halktan tek kişinin burnu bile kanamadan şehre girdi. Buradan hareketle Safevi ordusunun peşine takılan dördüncü Murad Han, Aras boyunca güneydoğuya inmeye başladı. Fakat düşmana erişemedi. 1 Eylül’de Hoy’a gelen Sultan, 11 Eylül’de otuz iki yıl önce Safevilerin eline geçen Tebriz’e girdi. Bu, Tebriz’in Osmanlılarca altıncı fethiydi. Tebriz’de dört gün kalan sultan Murad, hastalandığı için isfehan’a gitmekten vaz geçip Diyarbakır üzerinden İstanbul’a döndü.

Osmanlı ordusu çekilir çekilmez harekete geçen Şah Safi, büyük bir orduyla Revan’ı kuşattı. Kış sebebiyle yardım gönderilemediğinden üç ay süren çetin bir müdafaa savaşı veren Murtaza Paşa’nın şehid olması üzerine kale teslim oldu. Safevi ordusu Tebriz ve Azerbaycan’ın büyük bir kısmını geri aldı. Bundan sonra güneye doğru inen Şah’ın karşısına az bir kuvvetle çıkıp kahramanca savaşan Şam beylerbeyi Küçük Ahmed Paşa yenilip şehid düştü (2 Eylül 1636).

1637 ylında veziriazam Bayram Paşa’yı Anadolu’ya gönderip büyük harp hazırlıklarına girişen sultan Murad Han, 8 Mayıs 1638’de şeyhülislam Yahya Efendi ile beraber Bağdad seferi için yola çıktı. 17 Haziran’da Konya’da Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretlerinin kabrini ziyaret eden Murad Han, 22 Temmuz’da Haleb’e geldi. Birecik’te sadrazam Bayram Paşa kuvvetleri ile birleşti. Bayram Paşa’nın 26 Ağustos’da Urfa yakınlarında vefat etmesi üzerine Tayyar Mehmed Paşa’yı sadrazam yapan Sultan, 16 Kasım gecesi Bağdad’a geldi ve derhal tertibat alarak muhasaraya başladı.

Şehirde, Bektaş Han Türkmen’in kumandasında 40.000 askerlik çok kuvvetli bir Safevi garnizonu bulunuyordu. Şah Safi ise atlı kuvvetleriyle Kasr-ı Şirin’de olup, Osmanlı muhasarasını gün gün takib etmesine rağmen müdahaleye cesaret edemiyordu. Sultan Murad, 12.000 sipahiyi İran içlerine sokup Şehriban bölgesini çiğnettiği halde Şah’ı savaşa çekemedi. Şah, Bağdad’daki büyük kuvvetine güveniyor, sultan Murad’ın muhasaradan bıkınca çekilip gideceğini zannediyordu.

Padişah’ın ve seksen altı yaşındaki şeyhülislam Yahya Efendi’nin de ön safta olduğu bu savaşta dehşetli vuruşmalar oldu. Muhasaranın otuz yedinci gününde ön saflarda yalın kılıç kahramanca çarpışarak askeri coşturan Tayyar Mehmed Paşa, birkaç kuleyi ele geçirdiği sırada alnından yediği bir kurşunla şehid oldu. Yerine sadrazam yapılan Kemankeş Mustafa Paşa, selefi gibi gayret edip bir kaç kuleyi daha ele geçirdi.

Muvaffakiyet üzerine muhasaranın otuz dokuzuncu günü umumi taarruza karar veren sultan Murad Han, derhal hücumun başlamasını emretti. Sabah erkenden Osmanlı yürüyüşü büyük bir şiddetle gelişmeye başlayınca kale teslim, oldu. İç kalede direnmek isteyen 20.000 Safevi askeri kılıçtan geçirildi. Böylece on dört yıl, on bir ay önce bir ihanet sebebiyle Safevilere geçen Bağdad artık kesin olarak Osmanlı idaresine geçti (Bkz. Bağdad).

Buradan İsfehan’a yürümek isteyen Padişah, Diyarbakır’a gelince tekrar hastalığı nüksettiğinden yetmiş gün hasta yattı. Hasta yatağından İran içlerine akıncılar gönderdi. Veziriazam Kemankeş Mustafa Paşa da büyük bir kuvvetle İran içlerine doğru harekete geçtiği sırada Şah’ın barış isteğiyle gönderdiği elçiler geldi. Sadrazam Kemankeş Mustafa Paşa ile İran murahhasları Saru Han’la Muhammed Kuli Han arasında yapılan görüşmeler sonrasında aşağı yukarı bugünkü Türk-İran sınırının tesbit edildiği Kasr-ı Şirin andlaşması imza edildi (17 Mayıs 1639). Bu andlaşmaya göre; Bağdad, Basra ve Şehr-i zur havalisinden mürekkep Irak-ı Arab Osmanlılarda, Erivan Safevilerde kaldı. Ayrıca Safevilerin gerek Irak ve gerekse Kars, Ahıska ve Van taraflarına saldırmayacakları, Eshab-ı kiramı kötülemeyecekleri de anlaşma şartları içinde açıkça ifade edilmişti (Bkz. Kasr-ı Şirin Andlaşması).

Uzun süren bir sulh devrinden sonra, on sekizinci yüzyılın ilk yarısında Afganistan’daki Üveysi hanedanı, İsfehan’a kadar İran topraklarını ele geçirdi. İran’daki Safevi hanedanını dağıttı. İran’ın bu zayıf durumundan faydalanmak isteyen Rusya da İran’a saldırınca sünni halkın yaşadığı Dağıstan halkı, 1722’de İran tabiiyyetinden çıkarak tekrar Osmanlı Devleti’ne tabi oldu. Bu durumda Safevilerle yapılan barışın geçersiz kalması sebebiyle İran’a müdahaleye mecbur kalan Osmanlı Devleti’nin, 1723 Temmuz’unda Gürcistan’ın İran’a tabi kısmına girmesiyle savaş başladı. Çeşitli cephelerde Tiflis, Gori, Güney Azerbaycan, Luristan, Ardelan, Kirmanşah, Hemedan ele geçirildi. Revan ve Tebriz eyaletlerine girildi. Bu suretle batı ve kuzeybatı İran ile Güney Kafkasya Osmanlı lehine İran’dan koptu. Üçüncü Murad devrindeki sınırlar yeniden tutulup Hazar’a erişildi. Bu fütuhat, Hemedan muahedesi ile Afganistan hükümdarı Eşref Han Üveysi tarafından tanındı.

Ancak bir müddet sonra ortaya çıkan Nadir Han Avşar, Üveysileri gasbedici ve gayri meşru ilan etti. Tahta geçirdiği çocuk yaştaki Safevi şahlar namına İran’da idareyi ele geçirip, doğuda Afgan ve batıda Osmanlı topraklarına karşı harekete geçti. 1730’da Osmanlıların fethettiği Nihavend, Tebriz, Hemedan ve Kirmanşah’ı geri aldı. Bunun üzerine üçüncü Ahmed Han İran’a karşı savaşa karar verdiyse de, Patrona Halil isyanı çıkması sonucunda tahttan feragat ettiğinden sefer gerçekleşmedi.

Üçüncü Ahmed Han’dan sonra, birinci Mahmud Han devrinde de savaş devam etti. Bağdad beylerbeyi serdar vezir Ahmed Paşa, Kirmanşah’ı geri alıp, Korican meydan muharebesinde 40.000 kişilik Safevi ordusunun dörtte üçünü imha ederek Hemedan’a girdi.

Tebriz fethine me’mur edilen serasker Hekimoğlu Ali Paşa ise, önce müstahkem bir mevki olan Ürmiye üzerine gidip burayı zaptetti. Bunun üzerine Tebriz ahalisi ileri gelenleri orduya gelerek itaatlerini arzettiler. Bu arada yapılan görüşmeler sonunda İran’la andlaşma imzalandı. Serdar Ahmed Paşa’nın imzaladığı andlaşmaya göre, Aras nehri sınır kesildi. Tebriz dahil Güney Azerbaycan, Hemedan, Kirmanşah, Luristan, Ardelan, Huzistan İran’da; Revan, Nahcivan, Şirvan, Arran yani Kuzey Azerbaycan, Doğu Gürcistan, Dağıstan Osmanlılarda kaldı. Osmanlı Devleti’nin Güney Kafkasya’yı elinde tutmak ve Hazar denizini sınır tutmak için Batı İran’ı feda etmesine rağmen andlaşma pek uzun sürmedi. Bir yıl sonra Nadir Han’ın Erbil’e taarruzuyla harb yeniden başladı.

Erbil’i aldıktan sonra büyük bir orduyla 12 Ocak 1733’de Bağdad’ı kuşatan Nadir Han, yedi ay uğraştıysa da şehri alamadı. 19 Temmuz 1733’de 80.000 kişilik orduyla Bağdad’a gelen vezir Topal Osman Paşa, on sekizinci asrın bütün dünyada en büyük askeri bilinen Nadir Han’ı, dokuz saatlik bir meydan savaşından sonra hezimete uğrattı. Canını zor kurtaran Nadir Han, bütün ağırlıklarını bırakarak kaçtı.

Ertesi yıl Nadir Han, Kerkük’te kışlayan ve ağır hasta olan Osman Paşa’yı ansızın basarak şehid etti. Kerkük’e girdi. Safevi hanedanına son verdiğini ilan edip, şahlığını ilan etti. Avşar hanedanını kurdu (27 Ocak 1736). Osman Paşa’nın yerine serdar olan Köprülüzade Abdullah Paşa’yı Arpaçay meydan muharebesinde yenip şehid etti. Osmanlı Devleti’nin Almanya ve Rusya ile savaşa girmesinden istifade edip, Revan, Gence ve Tiflis’i alarak 1723’den bu yana Osmanlıların İran’dan fethettikleri bütün yerleri geri aldı. Kendisi Hindistan’ı işgale karar verdiğinden, Almanya ve Rusya ile savaşan Osmanlı Devleti’nin de kendisiyle uğraşamayacağını bildiğinden, bu en avantajlı durumunda sulh istedi. İstanbul’da yapılan andlaşmayla 1639’da yapılan Kasr-i Şirin andlaşması esasları kabul edildi. Avşar hanedanı tanındı fakat Nadir Şah’ın ısrarla istediği Caferi mezhebinin beşinci hak mezheb olarak kabulü İslam uleması tarafından reddedildi.

Altı yıl süren bu barış devresinde sünni Hindistan Timuroğulları devletine büyük bir darbe vurup, Hinduların müslümanlara karşı güçlenmeleri gibi İslam tarihinde çok zararlı vak’alardan birine sebeb olan Nadir Şah, buradaki başarısına ve ele geçirdiği hazinelerin zenginliğine güvenerek 29 Mayıs 1743’de andlaşmayı bozarak Osmanlı Devleti topraklarına girdi. Irak, Kafkasya ve Doğu Anadolu’yu Osmanlılardan almak, Caferi mezhebini beşinci hak mezheb olarak birinci Mahmud Han’a zorla kabul ettirmek istiyordu.

Hille’yi, bir müddet sonra da Kerkük’ü aldı. Büyük bir kuvvet ve 390 topla Musul’u kuşattı. On iki genel taarruzunda da başarılı olamadı. Musul’u savunan Kazıkçı Hüseyin Paşa’nın şiddetli mukavemeti sebebiyle çok zayiat verdiğinden geri çekildi.

1744’de tekrar harekete geçen Nadir Şah, bu sefer 150.000 askeriyle Kars’ı kuşattı. Kars müdafii serasker Hacı Ahmed Paşa’nın destan menkıbelerini andıran celadetli savunması karşısında çekilip gitmekten başka çare bulamadı. Bir kısım muharebelerden sonra Osmanlılardan bir şey koparamayacağını anlayan Nadir Şah, sulh istedi. 4 Eylül 1746’da İstanbul’da yapılan andlaşmada sekiz yıl önceki gibi Kasr-ı Şirin andlaşması esasları kabul edildi. Caferi mezhebinin beşinci hak mezheb olarak kabul edilmesi yine reddedildi.

Bu andlaşma üzerine yetmiş beş yıllık bir sulh devri oldu. 1821’de İran tahtında olan Feth Ali Han, Osmanlı Devleti’nin Tepedelenli Ali Paşa ve Mora isyanının alevlendiği en buhranlı bir döneminde, fırsattan istifade ederek Osmanlı hudutlarına tecavüze başladı. Osmanlı Devleti fevkalade meşgul olduğu için, veliahd şehzade Abbas Mirza, Doğu Anadolu’ya, diğer İran şehzadesi Mehmed Ali Mirza da Irak taraflarına saldırıp; Toprakkale, Bayezid, Eleşgird, Bitlis, Muş ve Erciş taraflarını işgal ettiler.

Fakat bu sırada İran ordusunda şiddetli bir kolera salgını başladı. Çok sayıda zayiata sebeb olan bu salgında şehzade Mehmed Ali Mirza da öldü. Ordusunun bu şekilde perişan olmasından sonra Şah Feth Ali Han sulha talib oldu ve birinci Mahmud Han zamanında 4 Eylül 1746’da yapılan muahede esaslarına göre sulh aktedildi. Bundan sonra Osmanlı Devleti ile İran arasında savaş olmadı.

Çaldıran Savaşı (1514)[değiştir | kaynağı değiştir]

Şah İsmail ve Safeviler'in Anadolu'da Şiilik propagandası yapması ve Anadolu topraklarına göz dikmesi, Şehzade Ahmed, Şehzade Korkud ve Şahkulu İsyanı'na sebep olmaları, Osmanlı ülkesinde casusluk yaparak bilgi sızdırmaları, Osmanlılar'a karşı batıdaki Hristiyan devletlerle ve Memlükler, Dulkadiroğulları Beyliği gibi devlet ve beyliklerle ittifak arayışları vb. birçok sebeple Yavuz Sultan Selim doğu seferine çıkmıştır.

Yavuz Sultan Selim; ilk önce abileri olan Şehzade Ahmed ve Şehzade Korkud'un isyanlarını bastırarak ikisinide idam ettirdi. Ardından ihanet içindeki Sadrazam Koca Mustafa Paşa'yı da idam ettirdikten sonra İran'a doğru ilerlemeye başladı.

Şah İsmail; sürekli geri çekilerek geçtiği yerleri yakıp yıkıyor ve böylece Osmanlı ordusunda iaşe sıkıntısı vb. sebeplerle isyan çıkmasını, bu karışık durumda da Osmanlı ordusuna hücum ederek onları perişan etmeyi planlıyordu. Fakat bu planı tutmayınca Çaldıran Ovası'na ordugah kurdu. Daha sonra Osmanlı ordusuda ovaya geldi ve harp başladı. Safevi ordusu savaşta ağır bir yenilgi aldı ve kumandanlarından Ustacluoğlu Mehmet Han'ı kaybetti. Şah İsmail ise canını zor kurtardı. Böylece Osmanlılar; doğudaki Safevi tehlikesini bertaraf etti ve Anadolu'daki Şii sorunu geçici olarak çözüldü. Ayrıca Van ve Kars hariç Doğu Anadolu'nun tamamı Osmanlı egemenliğine girdi ve bölgedeki tüm beyler ve aşiretler, Osmanlı egemenliğini kabul ettiler.

Irakeyn Seferi (1534)[değiştir | kaynağı değiştir]

Şah İsmail'in 1524 yılında ölümüyle birlikten yerine oğlu I. Tahmasp geçti. Şah Tahmasp tahta çıktığında henüz 10 yaşındaydı. Bu yüzden ilk yılları savaşsız geçen Şah Tahmasp; tahta çıktıktan 10 yıl sonra Osmanlı İmparatorluğu ile mücadeleye başladı. Bunun için Osmanlı İmparatorluğu'nun batıdaki düşmanları olan Avusturya Arşidüklüğü ve Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu ile ittifak yapmaya çalıştı. Aynı zamanda Doğu Anadolu'yu hakimiyet almak için harekete geçti. Şah Tahmasp'ın bu zararlı çalışmaları üzerine Kanuni Sultan Süleyman; Pargalı Damat İbrahim Paşa'yla beraber ilk doğu seferine çıktı.

Safevî ordusu; hayla Çaldıran Savaşı'nın etkisindeydi ve bu yüzden Osmanlı ordusunun karşısına çıkmaya cesaret edemiyordu. Kanuni ise çoktan Doğu Anadolu'ya gelmiş ve ardından Tebriz ile tüm Azerbaycan'ı topraklarına katmıştı. Kanuni'nin Azerbaycan'dan sonra Hemedan'a yönelmesi üzerine Şah Tahmasp, İran içlerine kaçtı. Bu fırsattan yararlanan Kanuni rotasını Irak'a çevirdi ve Bağdat ile Basra'yı fethetti. Böylece Safevîler'in sindirildi ve savaş kesin Osmanlı üstünlüğüyle bitti.

Bu savaşla beraber Bağdat, Basra, Van, Tebriz ve Azerbaycan; Osmanlı topraklarına katıldı. Aynı zamanda İpek Yolu'nun bir kısım hattı daha kontrol altına alındı ve Hint ticaret yolunun Basra kısmı Osmanlı denetimine girdi. Türk şair Fuzulî'de bu savaşla beraber Osmanlı hizmetine girdi.

Osmanlı-İran Savaşları (1578-1590)[değiştir | kaynağı değiştir]

İran'da Şah Tahmasb'ın ölmesiyle beraber onun oğlu İsmail, İran şahı olmuştur. Şah II. İsmail, Osmanlı Devleti ile İran arasında imzalanmış olan 1555 Amasya Antlaşması'na riayet etmemiştir. Ayrıca bazı Osmanlı emirlerini kendi tarafına çekmiştir. Bu yüzden Osmanlı Devleti, Van Beylerbeyliği'ne emir vererek bölgede huzurun sağlanmasını istemiştir. İran'ın Luristan valisinin Osmanlı Devleti'ne sığınmasıyla ilişkiler iyice gerginleşmiştir [1].

Bu dönemde İran şahı II. İsmail'in zehirlenerek öldürülmesiyle beraber İran'da taht kavgaları başlamıştır. İran'daki karışıklıklardan faydalanılması gerektiğini belirten Van beylerbeyi, İran'ın zararlı faaliyetlerinin önlenmesi amacıyla bu devlete savaş ilan edilmesi gerektiğini belirtmiştir. Ayrıca Osmanlı Devleti'nin; Kafkasya'ya ulaşmak istemesi, İran'ın kuzeydende baskı altına almak ve Orta Asya Türk dünyasıyla bağlantı kurmak istemesi nedenleriyle Sultan III. Murad, 1578 yılında İran'daki Safevî Devleti'ne savaş ilan etmiştir. Sadrazam Sokullu Mehmed Paşa; bu savaşa engel olmak istemiştir çünkü İran'ın geniş bir coğrafya olduğu ve burada tutunmanın zor olduğunu, Safevîler'e karşı galip gelinse dahi Şiî İran halkının itaat altına alınamayacağını belirtmiştir. Buna rağmen Sokullu, padişah üzerindeki etkisinin azalmasından ve o dönem devlet idaresinde etkili olan Sinan Paşa ile Lala Mustafa Paşa'nın İran seferine başkomutan olmak istemesi nedeniyle bu savaşa engel olamamıştır. Sokullu'nun haklı olduğu sonradan da anlaşılmıştır. Nitekim III. Murad, kendisi ordunun başında sefere çıkacak kabiliyette olmadığından Lala Mustafa Paşa'yı, orduya serdar tayin etmiş ve savaş ilan etmiştir. Lala Mustafa Paşa, 5 Nisan 1578'de orduyla beraber Üsküdar'a geçmiştir. Aşkale'ye varınca da Karaman, Maraş, Erzurum ve Diyarbakır beylerbeylik kuvvetleriyle asıl orduyu birleştirmiştir [1][2][3].

Van beylerbeyi Köse Hüsrev Paşa'nın, sınırda İran komutanlarından Emîr Han’ı bozguna uğrattığını haber alan Lala Mustafa Paşa, kendi üzerine gelen İran kuvvetlerinin durdurulması görevini Özdemiroğlu Osman Paşa'ya vermiştir. Osman Paşa, emrindeki kuvvetlerle Çıldır Gölü'nün kuzeybatısına gelmiş ve İran kuvvetlerini karşılamıştır. 9 Ağustos 1578 tarihinde, burada gerçekleşen Çıldır Meydan Savaşı'nı Özdemiroğlu Osman Paşa kazanmış ve Tokmak Han komutasındaki Safevîler önemli bir bozguna uğramıştır. Bu savaşla beraber Aras Nehri boyları tekrar Osmanlı egemenliğine girmiş ve Azerbaycan ile Gürcistan'ın fethi için herhangi bir engel kalmamıştır. Bu savaşın hemen ardından Gürcistan ve Tiflis fethedilmiştir. Buralardan Şirvan üzerine yönelen Osman Paşa, üzerine gelen 20.000 kişilik bir İran kuvvetini Koyun Geçidi'nde mağlup etmiştir. Bu savaşta esir alınan 5.000 kişi dışındaki tüm İran askerleri öldürülmüştür. Çıldır Zaferi'nin ardından Gürcistan'ı fetheden Osmanlı ordusu, Koyun Geçidi Zaferi'nden sonrada nüfusunun çoğunluğu Sünni olan Şirvan'ı fethetmiştir. Bu esnada, Hazar Denizi kıyısındaki Doğu Şirvan bölgesindeki Sünni halk, kendilerine zulmeden İran'a karşı ayaklanmış ve İran'ı bölgeden çıkarmıştır. Bölgeye gelen Osmanlı ordusu, burayı rahatlıkla kontrol altına almış, ardından da Dağıstan'a yönelerek burayı fethedilmiştir [3].

Özdemiroğlu Osman Paşa, az bir kuvvetle fethedilen yerlerde bırakılmış ve 8 Ekim'de Lala Mustafa Paşa, asıl orduyla Erzurum kışlağına çekilmiştir. Bunu fırsat bilen Safevîler'se 30.000 kişilik bir kuvvetle bölgeye girmişlerdir. 14.000 kişiyle Safevîler'e karşı koyan Özdemiroğlu Osman Paşa, Şamahı'da yapılan savaşta düşmana 15.000 ölü verdirmiş ve 10.000 esir almıştır. Kasım 1578'de gerçekleşen bu savaşta Safevîler'den çoğu yaralı birkaç bin asker kurtulabilmiştir. Esir edilen Safevî komutanı Urus Han ile oğlu Dede Han, Ereş'te Sünni halkı katletmiş olmaları sebebiyle idam edilmiştir. Bu yenilgilerden sonra Safevîler, Özdemiroğlu Osman Paşa ile ancak Safevî şehzadesinin başa çıkabileceğini düşünmüşler ve Safevî veliahdı Hamza Mirza'yı, emrindeki 100.000 kişilik orduyla Osman Paşa üzerine göndermişlerdir. Osmanlı kuvvetleriyse Osman Paşa'nın 13.000 kişilik kuvveti ve yardıma gelen 25.000 kişilik Kırım atlılarından ibaretti. Yapılan savaşta düşmana ağır kayıplar verdiren Osman Paşa, kendisininde az bir kuvveti kaldığı için Şirvan'ı Safevîler'e bırakarak Dağıstan'a çekilmiştir [3].

1579 yılında yapılan savaşlarda Erzurum ve Kırım'dan gelen kuvvetlerin yardımıyla Şirvan tekrar alınarak Safevîler'e ağır kayıplar verdirilmiştir. Aynı yıl Kars'a kale yaptırılmış ve şehir imar edilmiştir. 1580 yılında herhangi bir çatışma gerçekleşmemiştir. Ordu serdarlığınada Lala Mustafa Paşa yerine Koca Sinan Paşa getirilmiştir. 1581 yılında Şirvan'ı almak amacıyla 18.000 kişilik bir orduyla hareket eden Safevî komutanı Selmân Han, Kırım kalgayı Mehmed Giray'ın oğlu Gazi Giray tarafından ağır bir yenilgiye uğratılmış ve 18.000 kişiden sadece 300'ü kurtulmuştur. 1582 yılında Safevîler, Çıldır Meydan Savaşı'dan sonra kaybetmiş oldukları Gürcistan ve buranın merkezi Tiflis'i almak için harekete geçerek Tiflis'i kuşatmışlardır. Kalede çok az asker ve erzak bulunmasına karşın kale son derece iyi savunulmuştur. Nitekim kuşatmadan sonuç alınmadığına gören Safevîler, geri çekilmişlerdir [3].

1583 yılında ordu serdarlığına Ferhat Paşa getirilmiş ve 60.000 kişilik bir kuvvetle İstanbul'dan yola çıkmıştır. Bunu öğrenen Safevîler'in Gence valisi İmam Kulu Han; bu kuvvetler gelmeden Özdemiroğlu Osman Paşa'nın kuvvetlerini yenme amacıyla 50.000 kişilik bir kuvvetle Şirvan ile Dağıstan arasındaki Samur Irmağı'nın güney kıyısına gelmiş ve oradan da Bilasa Ovası'na inmiştir. Bu ovada üç gün üç gece süren, gecelerde meşale yakılarak muharebeye devam edilmesinden dolayı Meşaleler Muharebesi adını alan bu savaşta İmam Kulu Han, 7.000 kayıp vermiş ve ordusunun geri kalan kısmının dağılması sebebiyle çekilmiştir. Meşaleler Savaşı'yla Özdemiroğlu Osman Paşa, çok büyük bir zafer kazanmıştır. Bu sırada bölgeye yaklaşan Ferhat Paşa'da zafer haberini almış ve önce Revan'ı, ardındanda Bakü'yü fethetmiştir [3].

1585 yılında hem sadrazam hem de İran serdarı olan Özdemiroğlu Osman Paşa, 150.000 kişilik ordusuyla 25 Eylül 1585 tarihinde Tebriz'in, Osmanlı Devleti tarafından beşinci fethini gerçekleştirmiştir. Kaleyi tamir ettirerek komutan tayin eden Osman Paşa, Tebriz'in bir banliyösü olan Şenb-i Gazan'a gelmiştir. Uzun süredir hasta olan Osman Paşa'nın rahatsızlığı da iyice ilerlemiştir. Bu esnada yanlış bir istihbarat sonucu Osman Paşa'nın öldüğünü duyan Safevî veliahdı Hamza Mirza, 30.000 atlıyla Osmanlı Ordusu'na bir gece baskını yapmak istemiş ancak başarılı olamayarak geri çekilmiştir. Bu, Özdemiroğlu Osman Paşa'nın son zaferi olmuş ve Osman Paşa, 30 Ekim 1585 gecesi vefat etmiştir [3].

1578-1590 Osmanlı-İran Savaşı'nın Kafkas cephesinde; 1587 yılında önemli bir çarpışma gerçekleşmemiştir. 1588 yılındaysa Ferhat Paşa, Sultan III. Murad'ın kesin emriyle Gence'yi fethetmiştir. Şirvan beylerbeyi Cafer Paşa'ysa; Safevîler'in Gence valisi Ziyâdoğlu Mehmed Han'ın kuvvetlerinin büyük bir kısmını imha etmiştir. Osmanlı-İran Savaşı'nın Irak cephesindeyse her ne kadar Gürcistan, Şirvan taraflarındaki kadar olmasada Osmanlı üstünlüğü burada da devam etmiştir. 1578'de Dînever, Muhammere, Şüster, Dizfûl bölgeleriyle Basra Körfezi'nin kıyı yakaları Osmanlı Devleti tarafından fethedilmiştir. Bağdat beylerbeyi Elvendzâde Ali Paşa, 7 Kasım 1583 tarihli Dizfûl Meydan Muharebesi'nde Safevîler'i mağlup edince; Batı İran'daki Şafiî olan aşiretler ve beyler, teker teker gelip Osmanlı Devleti'ne bağlılıklarını bildirmişlerdir. Böylece güneyden kuzeye Huzistan, Luristan, Kirmanşah, Ardelan eyaletleri Osmanlı Devleti'ne katılmıştır. 30 Ekim 1587 tarihinde, Irak cephesinde Çağalazâde Sinan Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetleri, Hemedan Safevî valisi Korkmaz Han'ın emrindeki kuvvetlerle Câmâsâb Çayı kenarında yaptıkları meydan muharebesini kazanmışlar ve Safevîler'e ağır kayıplar verdirerek Korkmaz Han'ı esir etmişlerdir [3].

Batıda hem Kafkas hem de Irak cephelerinde Osmanlı Devleti'yle savaşan, ağır yenilgiler alıp büyük çaplı toprak kayıplarına uğrayan Safevîler, Horasan'da hüküm süren Sünnî ve Türk Şeybaniler'in hükümdarı Abdullah Han'ın; Meşhed'i kuşatıp fethetmesi ve Hindistan'daki Sünnî Ekber Şah'la aralarının bozuk olması sebebiyle üç ateş arasında kalmışlardır. Bu yüzden Şah Abbas, Osmanlı Devleti'nden barış istemiştir. Şah Abbas; yeğeni Haydar Mirza'yı bir elçi heyetiyle beraber sulh rehinesi olarak Osmanlı Devleti'ne göndermiştir. 14 Ekim 1589 tarihinde Hasankale'deki umumi karargahta Ferhat Paşa tarafından karşılanan Safevî şehzadesi, 28 Ocak 1590'da İstanbul'a gelmiştir. Sulh heyeti başkanı Mehdî Kul Han, Sultan III. Murad tarafından kabul edilmiştir. Konuşmasına izin verilince Şah Abbas'ın tüm Osmanlı fütûhatını tanıdığını, o zaman için fiilen tarafların elinde bulunan yerlerin aynı devlette kalması şartıyla sulh istediğini belirtip, Şah Abbas’ın; Osmanlı padişahının saltanat süren kulları arasında bulunduğunu söylemiştir [3].

21 Mart 1590 tarihinde, Osmanlı Devleti ile Safevîler arasında Ferhat Paşa Antlaşması imzalanmıştır. Duraklama Dönemi'nin ilk antlaşması olan Ferhat Paşa Antlaşması ile iki taraf arasında 12 yıldır süren savaşlar sona erdirilmiş; başta Tebriz şehri olmak üzere tüm Azerbaycan, Gürcistan, Karabağ, Dağıstan, Şirvan, Luristan ve Şehrizor Osmanlı Devleti'ne bırakılmış ve İslam peygamberi Muhammed, Dört Halife'den Ebu Bekir, Hattab oğlu Ömer, Osman bin Affan ile Muhammed'in zevcesi Aişe hakkında Şiî İran halkının kötü söz söylememesi kararlaştırılmıştır. Ayrıca bu antlaşmayla beraber Osmanlı Devleti; doğudaki en geniş sınırlarına ulaşmıştır [3][4].

Osmanlı-İran Savaşları Kronolojisi[değiştir | kaynağı değiştir]

  1. ^ a b http://www.osmanlipadisahlari.gen.tr/3.-murad-donemi-fetihler.html
  2. ^ http://host.nigde.edu.tr/remzikilic/makale/index.php?entry=entry091112-135422
  3. ^ a b c d e f g h i http://www.turkcebilgi.com/osmanl%C4%B1-iran_sava%C5%9Flar%C4%B1
  4. ^ http://www.derszamani.net/ferhat-pasa-antlasmasi.html