İçeriğe atla

Yahudilerin İspanya'dan Sürülmesi

Vikipedi, özgür ansiklopedi
Katolik Krallar huzurunda Elhamra Fermanı'nın Yahudi lider Don Yitzhak Abravanel'e okunması - Temsili

1492 yılında "Katolik Hükümdarlar" (İspanyolca: Los Reyes Catolicos) olarak bilinen Kastilyalı İsabella ile Aragonlu II. Ferdinand (Fernando) tarafından yayımlanan Elhamra Fermanı sonrasında, Yahudilik'in gereklerini uygulamaya devam edenler İspanya’dan sürülmüştür.[1] Bu fermanın temel amacı, İspanya’daki geniş konverso (Hristiyanlığa geçmiş eski Yahudi) nüfusu üzerindeki Yahudi etkisini ortadan kaldırmak ve bu kişilerin yeniden Yahudilik'e dönmelerini engellemekti.

1391 Pogromu’nun bir sonucu olarak, İspanya’daki Yahudilerin (Sfaradim - ספרדים - Sefaradi) yarısından fazlası Katoliklik'e geçmiştir.[2] Süregelen saldırılar nedeniyle, 1415 yılına kadar yaklaşık 50.000 kişi daha din değiştirmiştir.[3] Geriye kalanların büyük bir kısmı ise sürgünden kaçınmak için Katoliklik'i kabul etmeyi tercih etmiştir. Elhamra Fermanı ve öncesindeki baskılar sonucunda, 200.000’den fazla Yahudi Katoliklik'e geçerken, 40.000 ila 100.000 arasında Yahudi ise İspanya’dan sürülmüştür. Sürgün edilenlerin kesin sayısı bilinmemekle birlikte, bir kısmı ilerleyen yıllarda İspanya'ya geri dönmüştür.[2][4] Bu sürgün Yahudilerin Osmanlı topraklarına (özellikle Türkiye ve Balkan ülkeleri) ve Fransa, Hollanda, İtalya ve Akdeniz havzasına kitlesel göçüne yol açmıştır.[5] İspanya'dan kovulan Yahudileri kadırgalarla Osmanlı topraklarına getirten Osmanlı Sultanı II. Bayezid'ın İspanya Kralı Ferdinand'ı şu sözlerle eleştirmiş olduğuna rivayet edilir:

Ülkesini fakirleştirip benimkini zenginleştiren Ferdinand’a siz kalkıp da bilge bir hükümdar mı diyorsunuz?

1924’te Miguel Primo de Rivera rejimi, Sefarad Yahudi diasporasının bir kısmına İspanyol vatandaşlığı tanımıştır.[6] Bu karar, II. Vatikan Konsili’nin ardından, 16 Aralık 1968 tarihinde Francisco Franco rejimi tarafından resmi ve sembolik olarak yürürlükten kaldırılmıştır. Bu gelişme, Yahudilerin İspanya’da dinlerini açıkça yaşamaya başlamasından ve sinagogların, İspanya’nın Din Özgürlüğü Yasaları kapsamında yeniden yasal ibadet yerleri olarak kabul edilmesinden yaklaşık bir yüzyıl sonra gerçekleşmiştir.

2015 yılında İspanya Parlamentosu (Cortes Generales), ülkenin geçmişindeki “utanç verici olayları telafi etmek” amacıyla, Sefarad Yahudilerinin torunlarının vatandaşlık edinmesini mümkün kılan bir yasa kabul etmiştir.[7] Bu yasa kapsamında, Elhamra Fermanı nedeniyle İspanya’dan sürülen Yahudilerin soyundan geldiklerini kanıtlayabilen kişiler, mevcut uyruklarını terk etmeksizin ve İspanya’da ikamet etme zorunluluğu olmaksızın İspanyol vatandaşı olabilmişlerdir.[8][9] Başvurular için son tarih 1 Ekim 2019 olarak belirlenmiştir.[10]

Yahudilerin Avrupa'daki sürgün rotaları

2 Ocak 1492 tarihinde, Katolik İspanya Kralları, Gırnata (Granada) Emirliği’ni fethederek bölgedeki Müslüman egemenliğine son verdiler. Son Müslüman hükümdar olan, Boabdil adıyla da tanınan Emir 12. Muhammed, Alpujarras bölgesine çekildi. Bu olay, Reconquista (Yeniden Fetih) olarak adlandırılan sürecin sonunu simgeler. Ancak, Reconquista’nın sürekli, tekdüze ve merkezi bir süreç olduğu yönündeki geleneksel anlatı, modern tarihçiler tarafından sorgulanmıştır.[11][12]

Katolik Krallar tarafından 1490 yılında Bilbao Şehir Konseyi’ne gönderilen bir mektupta, kilise hukuku (kanon hukuku) ve krallıkların mevcut yasaları uyarınca Yahudilerin krallık sınırlarında tahammül edilen, tabi ve vassal statüsünde yaşayan unsurlar oldukları ifade edilmiştir.[13] Joseph Pérez, “üç kültürlü İspanya” (Hristiyan, Müslüman ve Yahudi kültürlerinin barış içinde bir arada yaşadığı İspanya) söyleminin propaganda amaçlı kullanılan bir mit olduğunu ve tarihsel gerçeklikten o denli uzaklaştığını, yalnızca yeni türden yanılsamalara yol açabileceğini belirtmektedir.[14]

Henry Kamen’e göre, Hristiyan krallıklarında hem Yahudilere hem de Müslümanlara “aşağılayıcı bir tutum” sergilenmekteydi ve bu üç dini topluluk birbirlerinden “ayrı hayatlar” sürmekteydi.[4] Öte yandan, Müslüman yönetimler altındaki topraklarda, Hristiyanlar ve Yahudiler kendi dinlerini sürdürebilmek için özel bir vergi olan Cizye ödemekle yükümlüydü.

12. ve 13. yüzyıllarda, Batı'da Hristiyan kaynaklı Yahudi karşıtlığı giderek şiddetlenmiş, bu durum Papa III. Innocentius tarafından 1215 yılında toplanan Dördüncü Laterano Konsili’nde alınan sert Yahudi karşıtı tedbirlerde açıkça görülmüştür. İber Yarımadası’ndaki Hristiyan krallıklar da bu giderek saldırganlaşan Yahudi karşıtlığı dalgasının farkında olmaktan uzak değildi. Kastilya Krallığı’nın kanun metinlerinden Siete Partidas’da, Yahudilerin Hristiyanlarla birlikte yaşamalarının nedeni olarak, “onların varlığının, Hristiyanlara Rab İsa Mesih’i çarmıha gerenlerin soyundan geldiklerini hatırlatması” olarak gösterilmiştir. Ancak buna rağmen krallar, Yahudilerin krallık içindeki önemli işlevleri nedeniyle onları “korumaya” devam etmişlerdir.[2]

14. yüzyılda, Yahudilere yönelik görece hoşgörü dönemi sona ermiş ve yerini giderek artan çatışmaların yaşandığı bir döneme bırakmıştır. Değişen şey zihniyetler değil, koşullardır. “Üç dinli İspanya”nın refah dönemi, Yahudiler ile Hristiyanların işgücü piyasasında birbirleriyle rekabet etmedikleri, aksine her iki grubun da genel refaha katkı sağladığı ve bu refahın nimetlerinden ortak şekilde yararlandığı bir toprak genişlemesi, demografik büyüme ve ekonomik gelişme evresiyle çakışmıştır. Bu dönemde, Kilise’nin ve dilenci tarikatların militan anti-Yahudi söylemleri toplumda fazla yankı bulmamıştır. Ancak 14. yüzyıldaki savaşlar ve Kara Veba’nın öncesinde ve sonrasında yaşanan doğal afetler gibi toplumsal, ekonomik ve siyasal dönüşümler, yeni bir toplumsal bağlam yaratmıştır. Halk, başlarına gelen felaketlerin ilahi bir lanetin sonucu olduğuna ve mutlaka işledikleri günahlar nedeniyle cezalandırıldıklarına inanmaktaydı. Din adamları, inananları tövbe etmeye, davranışlarını değiştirmeye ve Tanrı’ya dönmeye çağırıyordu. Tam da bu bağlamda, “Tanrı’yı öldüren halk”ın Hristiyanlar arasında varlığını sürdürmesi büyük bir skandal olarak görülmeye başlanmıştır.[2]

14. yüzyıla kadar, Endülüs’teki Müslüman halifeliklerin egemenlikleri altında yaşayan Yahudiler, görece hoşgörülü bir ortamda varlıklarını sürdürebilmişlerdir. Bu döneme, Convivencia (bir arada yaşama) adı verilmektedir. María Rosa Menocal’a göre, Müslüman yönetimi altındaki Yahudiler, Müslümanlara kıyasla daha az hakka sahip olan zımmi statüsündeydiler. Buna karşın yine de Hristiyan Avrupa’sındaki Yahudilere kıyasla daha avantajlı bir konumdaydılar. Mark R. Cohen, Under Crescent and Cross (Hilal ve Haç Altında) adlı eserinde, İslam devletlerinde Yahudilere uygulanan önemli kısıtlamalar olmasına rağmen, Hristiyan dünyasındaki Yahudilerin maruz kaldığı feodal bağımlılık, üstünlükçü baskı ve şeytanlaştırma politikalarına benzer uygulamalara maruz kalmadıklarını belirtir.[15]

Darío Fernández-Morera ise, İspanya’daki Müslümanlar ve Yahudiler arasında var olduğu ileri sürülen uyumun, 19. yüzyılda ortaya çıkan bir abartı olduğunu iddia eder.[15][16] Ancak bu görüş, aşırı sağcı ve İslamofobik bir bakış açısını yansıttığı gerekçesiyle yoğun biçimde eleştirilmiştir.[11]

Fernández-Morera, Orta Çağ İspanyası örneğini kullanarak, dinin kamusal alandaki yeri, akademinin toplumsal yaşamdaki işlevi ve siyaset üzerine yürütülen tartışmalarda, açıkça aşırı sağcı ve muhafazakâr Hristiyan bir politik ve kültürel söylemi desteklemektedir.[17]

1391 Yahudi Katliamları ve Sonuçları

[değiştir | kaynağı değiştir]

İber Yarımadası’ndaki Yahudilere yönelik ilk geniş çaplı şiddet dalgası, 1321 yılında Çobanlar Seferi’nin Pireneler üzerinden Navarra Krallığı’na ulaşmasının ardından meydana gelmiştir. Bu olaylar sonucunda Pamplona ve Estella-Lizarra’daki Yahudi cemaatleri katledilmiştir. Yaklaşık yirmi yıl sonra, 1348’de veba salgınının (Kara Ölüm) yarattığı toplumsal sarsıntı, başta Barselona olmak üzere Katalonya Prensliği’ndeki çeşitli kentlerdeki Yahudi mahallelerine (Juderías) yönelik saldırılara yol açmıştır.

Kastilya Krallığı’nda Yahudi karşıtı şiddet, büyük ölçüde Kastilya Kralı I. Pedro’nun hükümdarlığı döneminde yaşanan iç savaşla bağlantılıydı. Bu çatışma sırasında, tahtta hak iddia eden Enrique de Trastámara’yı (daha sonra Kastilya Kralı II. Enrique olarak da bilinir) destekleyen taraf, Yahudi karşıtlığını bir propaganda aracı olarak kullandı. Enrique, üvey kardeşi Kral I. Pedro’yu Yahudilere ayrıcalık tanımakla suçladı. Yahudilere yönelik ilk katliam, 1355 yılında Enrique de Trastámara’nın taraftarlarının Toledo kentine girmesiyle gerçekleşti. Benzer biçimde, on bir yıl sonra Briviesca’nın ele geçirilmesi sırasında da aynı türden bir katliam yaşandı.

1366 yılında Burgos’ta, kendilerinden talep edilen yüksek vergiyi ödeyemeyen Yahudiler köleleştirilerek satılmıştır. 1367’de Valladolid kentinde ise “Yaşasın Kral Enrique!” sloganları eşliğinde Yahudilere saldırılmıştır. Bu olaylarda can kaybı yaşanmamış olmakla birlikte, kentteki sinagoglar yakılarak tahrip edilmiştir.[2]

Yahudiler açısından en büyük felaket, 1391 yılında Kastilya Krallığı ile Aragon Tacı topraklarında Yahudi cemaatlerinin toplu katliama uğramasıyla gerçekleşmiştir. Saldırılar, kundaklamalar, yağmalar ve katliamlar Haziran ayında Sevilla’da başlamıştır. Écija başdiyakonu (Kıdemli baş piskopos hizmetkarı) Ferrand Martínez, Sevilla başpiskoposunun ölümüyle ortaya çıkan otorite boşluğundan yararlanmıştır. 1378’de başlattığı Yahudi karşıtı vaazlarını giderek sertleştiren Martínez, sinagogların yıkılmasını ve dua kitaplarının el konulmasını emretmiştir. Ocak 1391’de, belediye yetkilileri tarafından Yahudi mahallesine yönelik bir saldırı önlenmişse de, Haziran ayında yüzlerce Yahudi öldürülmüş, evleri yağmalanmış ve sinagogları kiliseye dönüştürülmüştür. Bazı Yahudiler kaçmayı başarırken, dehşete kapılan diğerleri vaftiz edilerek Hristiyanlığa geçmeyi talep etmiştir.[2][4]

Sevilla’dan başlayan Yahudi karşıtı şiddet dalgası kısa sürede tüm Endülüs’e, oradan da Kastilya’nın diğer bölgelerine yayılmıştır. Ağustos ayında ise bu olaylar Aragon Tacı topraklarına ulaşmıştır. Katliamlar, yağmalar ve kundaklamalar neredeyse her yerde meydana gelmiştir. Hayatta kalmayı başaran Yahudilerden bir kısmı Navarra, Portekiz ve Fransa krallıklarına ya da Kuzey Afrika’ya sığınarak kaçmış; bir kısmı ise ölümden kurtulmak için vaftiz olarak Hristiyanlık'a geçmeye mecbur kalmıştır. Kesin sayıları belirlemek güç olmakla birlikte, Barselona’da yaklaşık 400 Yahudi, Valensiya’da 250, Lleida’da ise 68 kişi öldürülmüştür.[2][4]

1391 Katliamı’nın ardından Yahudi karşıtı önlemler önemli ölçüde sertleştirilmiştir. Kastilya Krallığı’nda, 1412 yılında Yahudi erkeklerin sakallarını uzatmaları zorunlu kılınmış, ayrıca Yahudilerin tanınabilmeleri için giysilerine kırmızı renkte ayırt edici bir işaret dikmeleri mecburi hale getirilmiştir. Aragon Tacı topraklarında ise Talmud’a sahip olmak yasadışı ilan edilmiş, her Yahudi cemaati için yalnızca bir sinagog bulundurulmasına izin verilmiştir.

Ayrıca, dilenci tarikatları (özellikle Dominikenler ve Fransiskenler), Yahudilerin Hristiyanlık'a geçmesini sağlamak amacıyla misyonerlik faaliyetlerini yoğunlaştırmışlardır. Valensiyalı Dominiken rahip Vincent Ferrer, kralların desteğiyle yürütülen bu dönüştürme kampanyasında belirleyici bir rol oynamıştır. Aragon Tacı’nda Yahudilerin yılda üç kez Hristiyan vaazlarını dinlemeye zorunlu olduklarına dair bir kararname yayımlanmıştır. 1391 katliamları ve bu olayların ardından uygulanan baskıcı tedbirler sonucunda, 1415 yılına gelindiğinde Kastilya ve Aragon’daki Yahudilerin yarısından fazlası, aralarında birçok haham ve cemaat önderinin de bulunduğu bir kesim, Yahudi hukukundan (Musa Yasası’ndan) vazgeçerek vaftiz olmuş ve Hristiyanlık'a geçmiştir.[2]

15. Yüzyılda Yahudiler

[değiştir | kaynağı değiştir]

1391 katliamlarının ve bunları izleyen yoğun Hristiyan vaazlarının ardından, 1415 yılına gelindiğinde Kastilya ve Aragon krallıkları topraklarında dinlerini uygulamayı sürdüren Yahudilerin sayısı 100.000’i zor buluyordu. Tarihçi Joseph Pérez, bu dönemi şöyle değerlendirmiştir: “İspanyol Yahudiliği bu felaketten asla kurtulamayacaktı.” Yahudi toplumu, bu krizin ardından yalnızca fiziksel olarak değil, aynı zamanda ahlaki ve entelektüel açıdan da derin bir çöküş yaşamıştır.[2]

Aragon Tacı topraklarında, 15. yüzyılın ilk yarısına gelindiğinde Barselona, Valensiya ve Palma gibi önemli merkezlerde Yahudilik neredeyse tamamen ortadan kalkmıştır. 1424 yılında Barselona’daki Yahudi cemaati, artık gereksiz görüldüğü gerekçesiyle resmen lağvedilmiştir; yalnızca Zaragoza cemaati varlığını sürdürebilmiştir.[4]

Kastilya Krallığı’nda ise, geçmişte canlı birer Yahudi yerleşimi olan Sevilla, Toledo ve Burgos gibi şehirlerdeki Yahudi cemaatleri büyük ölçüde çözülmüştür. 1492’deki Yahudi sürgünü yılına gelindiğinde, Aragon Tacı topraklarında, eski nüfusun yalnızca dörtte biri kalmıştı. Örneğin, bir zamanlar önde gelen bir dini ve entelektüel merkez olan Girona'da yalnızca 24 Yahudi aile kalmıştı.Kastilya’da yaşayan Yahudi nüfusu ise 80.000’in altına düşmüştü. 1391 ayaklanmaları öncesinde yalnızca Sevilla’da yaklaşık 500 Yahudi aile bulunuyordu. Tarihçi Joseph Pérez’in hesaplamalarına göre, sürgün sırasında İspanya’da toplam Yahudi nüfusu 150.000’in altındaydı; bunlar Aragon Tacı’nda 35 ve Kastilya Krallığı’nda 216 Yahudi cemaati içinde dağılmıştı. Her iki bölgede de Yahudilerin büyük şehirlerden ayrılarak, Hristiyan aşırılıklarının daha az görüldüğü küçük kasabalara ve kırsal bölgelere yerleştikleri gözlemlenmiştir.[2]

1391–1415 yılları arasındaki kritik dönemin ardından, Yahudiler üzerindeki baskı önemli ölçüde azalmıştır. Artık el konulan sinagoglarını ve dini kitaplarını geri alma sürecinde daha fazla özgürlük kazanan Yahudiler, kırmızı kurdele taşıma zorunluluğu veya rahiplerin vaazlarına katılma yükümlülüğü gibi bazı zorunluluklardan kaçınabilmişlerdir. Ayrıca, Yahudi cemaatlerinin iç örgütlenmesi ve dini faaliyetleri yeniden yapılandırılmıştır. Bu, 1432 yılında Valladolid’de toplanan Yahudi cemaati vekilleri tarafından varılan anlaşmalar ve kral tarafından onaylanması sayesinde mümkün olmuştur. Bu anlaşmalar, Kastilya Tacı’nın resmi olarak “tebaasının bir azınlığının Hristiyan olmayan bir dine sahip olmasını kabul etmesi ve bu azınlığın yasal olarak var olma hakkını tanıması” anlamına geliyordu. Böylece Yahudi toplumu, kraliyet onayıyla yeniden inşa edilmiştir. Valladolid toplantısına başkanlık eden Abraham Benveniste, hem tüm krallıktaki Yahudiler üzerinde yetkiye sahip saray hahamı olarak atanmış hem de aynı zamanda kralın Yahudiler üzerindeki temsilcisi konumuna getirilmiştir.[2]

15. yüzyılın son çeyreğinde, Katolik hükümdarlar dönemi boyunca birçok Yahudi, kırsal köylerde yaşamış ve tarımsal faaliyetlerle uğraşmıştır. Zanaat ve ticaret artık Yahudilerin tekelinde değildi; uluslararası ticaret, büyük ölçüde Hristiyanlık'a geçmiş olan "Konversoların" yani "dönüştürülmüşlerin" eline geçmişti. Yahudiler, para ödünç verme (tefecilik) faaliyetlerine devam etmiş olmakla birlikte, Hristiyan tefecilerin sayısı önemli ölçüde artmıştır.

Yahudiler ayrıca kraliyet, kilise ve lordluk vergilerini toplama görevlerini sürdürmüşlerdir; ancak bu alandaki önemi de azalmıştır. Örneğin Kastilya’da sadece gelirin dörtte birinden sorumlu olmuşlardır. Bununla birlikte, Kastilya sarayında Yahudiler önemli idari ve mali görevler üstlenmişlerdir. Buna karşın aynı rolü Aragon Tacı’nda oynayamamışlardır. Öne çıkan kişilerden Abraham Senior (Seneor), 1488’den itibaren bir kolluk kuvveti olarak görev ypan "Kutsal Kardeşlik" oluşumu olarak da bilinen Santa Hermandad'ın baş hazinedarı ve Kastilya’nın baş hahamı olarak görev yapmıştır. Kutsal Kardeşlik, Granada Savaşı’nın finansmanında kilit bir organdır. Yucé Abravanel ise Kastilya Tacı’nın gelir toplama ve sığır sürülerinin denetiminde önemli bir görev üstlenmiştir.[2] Buna karşın tarihçi Joseph Pérez, Yahudilerin saraydaki rolünün abartılmaması gerektiğini vurgular: “Gerçek şu ki, devlet hem bürokratik mekanizma hem de mal yönetimi açısından Yahudilere muhtaç değildi.”[2]

15. yüzyılın sonlarında İspanyol Yahudi toplumu, zengin ve etkili olmaktan uzaktı. Tarihçi Joseph Pérez’in belirttiği gibi: “Aslında sürgün zamanında İspanyol Yahudileri homojen bir sosyal grup oluşturmuyordu. İçlerinde Hristiyan toplumunda olduğu gibi sınıflar vardı; çok az sayıda zengin ve yüksek mevkilere sahip kişiler bulunurken, büyük çoğunluğu çiftçiler, zanaatkarlar ve küçük esnaflardan oluşuyordu.”[2]

Yahudileri bir arada tutan unsur, tanınan Hristiyan inancından farklı olan kendi dini inançlarını sürdürmeleriydi. Bu durum, onları monarşi içinde ayrı bir topluluk hâline getiriyor ve aynı zamanda tahtın “mülkiyeti” olarak görülerek korunmalarını sağlıyordu.[2]

7 Temmuz 1477 tarihli ve Trujillo’daki Yahudilere yönelik olaylara yanıt olarak yazılmış bir mektupta, Kastilya Kraliçesi I. Isabel, Yahudi cemaatini kendi koruması altına alarak, üyelerine yönelik her türlü baskı veya aşağılamayı yasaklamış ve şöyle demiştir:[2]

"Krallıklarımdaki tüm Yahudiler benim mülküm olup, korumam altındadır ve onları savunmak, korumak ve adalet içinde tutmak benim görevimdir."

Böylece Yahudiler, “devlet içinde bir devlet” değil, çoğunluk Hristiyan toplumunun yanında var olan küçük bir topluluk olarak görülüyordu. Bu topluluk içinde, üyeleri üzerinde yetki kullanan kraliyet hahamı gibi bir otorite, kraliyet tarafından atanıyordu.

Yahudi cemaatleri, iç örgütlenmelerinde geniş bir özerklik hakkına sahipti. Cemaatin yaşamını yöneten yaşlılar konseyi, kura ile seçiliyordu. Yahudi cemaatleri kendi vergilerini toplayarak ibadet yerlerinin, sinagogların ve haham eğitimlerinin bakımını sağlıyor, Yahudi hukukuna göre yönetiliyor ve kendi medeni mahkemelerine sahip oluyordu. Ancak 1476 tarihli Madrigal Cortes de Madrigal’den itibaren, ceza davaları kraliyet mahkemelerine devredilmişti. Buna rağmen Yahudiler tam sivil haklara sahip değildi: Hristiyanlara kıyasla çok daha ağır bir vergi yükümlülüğü altındaydılar. Bunun yanında Hristiyanlar üzerinde yetki kullanabilecek kamu görevlerinden dışlanmışlardı.[2]

Tarihçi Joseph Pérez’e göre Yahudilerin yaşadığı durum iki sorun teşkil ediyordu: “Kralın tebaası ve vassalı olarak, Yahudilerin geleceğe dair hiçbir garantisi yoktu. Kral, istediği zaman Yahudi cemaatlerinin özerkliğini kaldırabilir veya yeni ve en önemli vergileri talep edebilirdi”. Bütün bu bağlamda, “Orta Çağ’ın son dönemlerinde, modern niteliklere sahip bir devlet yapısı oluşturulmaya çalışılırken, ayrı ve özerk toplulukların varlığı, modern bir devletin gerekleriyle bağdaştırılabilir miydi? sorusunun gündeme gelmemesi düşünülemezdi. İşte asıl sorun bu idi.”

Konversolar ve Engizisyon

[değiştir | kaynağı değiştir]
İspanya'nın Toledo şehrinde bulunan gerçek adı Samuel Levi Sinagogu olan ve 1492'den sonra adı "El-Transito" olarak değiştirilen sinagog

15. yüzyılda, Yahudilerin dinlerinden döndürülmesi ("Konverso" olma) en önemli sorun olmaktan çıkmıştı. Tarihçi Henry Kamen’e göre, dinlerini değiştirmek zorunda kalan Yahudilerin sayısı muhtemelen yaklaşık üç yüz bin kişiydi. “Hristiyanlaştırılmış Yahudi” terimi, vaftiz edilmiş Yahudiler ve onların soyundan gelenler için kullanılıyordu. Birçok konverso zorla Hristiyanlaştırıldığından, kendilerini "Eski Hristiyan" (sülalelerinde Yahudi veya Müslüman kanı bulunmayan kimse) olarak görenler tarafından sıklıkla güvensizlikle karşılanıyorlardı.[4] Yahudilerin bıraktığı ekonomik ve mesleki pozisyonların çoğu, Konversolar tarafından dolduruldu. Bu kişiler, 1391 öncesinde Yahudi cemaatlerinin yoğun olduğu bölgelerde toplanarak, Yahudilerin daha önce yürüttüğü ticaret ve zanaat faaliyetlerini sürdürdüler. Hristiyan olmaları nedeniyle, Yahudilere yasak olan meslek ve uğraşlara erişim hakkı kazandılar. Bazıları dinî görevlerde de yer alarak kanon, prior[2] ve hatta piskopos ünvanlarına kadar yükseldiler.[4]

Konverso’ların sosyo-ekonomik konumu, “Eski Hristiyanlar” tarafından şüphe ve güvensizlikle karşılanıyordu. Bu durum, kendilerini Hristiyan olarak tanımlayan ve Yahudi kökenleriyle övünen bireylerde, yani İsa’nın soyundan geldiklerini düşünenlerde, kimlik bilincinden kaynaklanan bir hoşnutsuzluk ile daha da pekişiyordu.

1449–1474 yılları arasında, ekonomik sıkıntılar ve siyasi krizlerin yaşandığı Kastilya’da (özellikle IV. Enrique döneminde iç savaş sırasında) Konversolara karşı halk ayaklanmaları patlak verdi. Bu ayaklanmaların ilki ve en büyüğü 1449’da Toledo’da gerçekleşti. Bu sırada, “Yargı Tüzüğü” kabul edilerek, “Yahudi kökenli hiçbir itirafçının” belediye görevlerine atanması yasaklandı. Bu düzenleme, sonraki yüzyılda uygulanan Hristiyanların kan safiyetini ırkçı bir biçimde sağlamaya yönelik çıkarılmış olan "Limpieza de Sangre" yasalarının öncüsü niteliğindeydi. Ayaklanmaların kaynağı özellikle Endülüs’teki ekonomik sıkıntılardı, açlık durumu ve salgın hastalıklar ile daha da ağırlaşmıştı. Başlangıçta bu ayaklanmalar özellikle konversolara yönelmemişti; ancak, halkın öfkesinden yararlanan siyasi gruplar ve demagoglar, bu hoşnutsuzluğu konversolara karşı kanalize ettiler.[2]

Dinlerini değiştirmek zorunda bırakılmış Yahudilere yönelik saldırıları meşrulaştırmak için, Konversolar "sahte Hristiyanlar" olmakla itham edilip, gizlice Yahudilik'in dini vecibelerini yerine getirmekle suçlandılar. Tarihçi Joseph Pérez’e göre, 1391’deki kitlesel öfke veya 15. yüzyılın başlarındaki misyonerlik baskıları nedeniyle Hristiyanlık'a geçen bazı kişiler, tehlikenin geçtiği görülünce eski inançlarına gizlice döndüler. İspanyollar bu durumu Konversoların yeniden “Yahudileşmeleri” olarak adlandırdılar. Gizli-Yahudilik suçlamaları, özellikle önde gelen bazı Konversoların, vaftiz edildikten sonra Yahudi ritüellerini yerine getirmeleriyle daha da inandırıcı hale geliyordu. Ancak Pérez’e göre, Yahudileşenler bir azınlık oluşturuyordu, her ne kadar nispeten önem taşısalar da. Tarihçi Henry Kamen, 1470’lerin sonunda konversolar arasında belirgin veya kanıtlanmış bir Yahudileşme hareketinin olmadığını belirtmektedir. Kamen ayrıca, bir konverso’nun Yahudileşmekle suçlandığında, çoğu zaman sunulan “kanıtların” aslında Yahudi kökenine ait kültürel unsurlar olduğunu vurgular. Örneğin, Cumartesi gününü, Pazar günü yerine dinlenme günü olarak kabul etmek veya yeni inancı yeterince bilmemek (İznik İtikadı'nı bilmemek, et perhizi döneminde et yemek gibi) gibi durumlar suçlama için kullanılmıştır.[4]

İşte böylece, “Konverso Sorunu” ortaya çıkmıştır. Kilisenin resmi öğreti ve hukuk kurallarına göre, vaftiz edilenler eski inançlarından vazgeçemez; ve Yahudilik dininin vecibelerini tatbik etmeye devam ederse o halde gizli Yahudi (Kripto-Yahudi) ve sapkın olarak ilan edilir ve cezalandırılması gerekmekteydi. Bu durum, çeşitli kesimlerin seslerini yükseltmesine yol açtı. Bunlar arasında, bazı konversolar da yer almakta olup, kendi vaftizlerinin samimiyetini sorgulamak istememekteydiler. Zira “Marrano” yani "domuz" olarak adlandırılmaya başlanan bu “sahte Hristiyanlar” toplumsal bir tehlike olarak görülüyordu. Aynı zamanda, Yahudilerin Hristiyanlar arasında varlığının, Konversoları Musa Kanunu’nu uygulamaya devam etmeye teşvik ettiği fikrini güçlendirdi. Bu anlayış, ilerleyen yıllarda Engizisyon'un kuruluşunu ve uygulamalarını şekillendiren temel argümanlardan biri haline gelmiştir.[2]

Kastilya Kraliçesi I. Isabella, 1474 yılında tahta çıktığında, Aragon Krallığı’nın varisi ve geleceğin II. Ferdinand’ı ile zaten evliydi. Bu dönemde, kripto-Yahudilik, yani görünüşte Hristiyan olup gizlice Yahudi dinini sürdürmek yasal olarak cezalandırılmıyordu. Bunun nedeni Yahudilere karşı bir hoşgörü değil, hukuki gerekçelerdi. İsabella ve Ferdinand, özellikle 1475 yılında Sevilla’daki Dominiken tarikatı öncüsü Rahip Alonso de Ojeda’nın sunduğu bazı endişe verici raporların ardından, “Konverso Sorunu” olarak adlandırılan meseleyle yüzleşmeye karar verdiler. Ojeda, şehirde çok sayıda Konversonun gizlice, hatta bazılarının açıkça, Yahudi dinini uyguladığını bildirmişti. Bu raporları aldıktan sonra, Katolik hükümdarlar, Papa IV. Sixtus’a başvurarak kendi krallıklarında bir grup engizisyon görevlisi atama yetkisi talep ettiler. Papa, 1 Kasım 1478 tarihli Exigit sincerae devotionis başlıklı papalık fermanıyla bu talebi kabul etti.[2] Bu belgede belirtildiği üzere, “Engizisyon Mahkemesi’nin kurulmasıyla birlikte, yetkililer soruşturma için yeterli araç ve yöntemlere sahip olacaklardı.”[2] Tarihçi Joseph Pérez’e göre, II. Ferdinand ve I. Isabella, Engizisyon’un Konversoların topluma nihai olarak asimile olmasını sağlayacağına inanıyorlardı. Onlara göre bir gün tüm yeni Hristiyanlar Yahudiliği bütünüyle reddedecek ve artık toplumun diğer üyelerinden hiçbir farkları kalmayacaktı.[2]

Yahudilere Karşı Ayrımcılık Yapılması (1480)

[değiştir | kaynağı değiştir]

Hükümdarlıklarının başından itibaren, İsabella ve Ferdinand, Yahudileri koruma konusunda hassasiyet göstermişlerdi. Zira Yahudiler, “kraliyet mülkü” olarak kabul edilmekteydi. Örneğin, 6 Eylül 1477 tarihinde, Sevilla Yahudi cemaati adına yazılan bir mektupta, Kraliçe I. Isabella onların güvenliğine dair şöyle teminat vermiştir:[2]

"Genel olarak ve her bir birey özelinde Yahudi cemaati mensubu Yahudilerini koruma altına alıyorum; hem kişilerinin hem de mallarının güvenliğini sağlıyorum; her türlü saldırıya karşı koruma sağlıyorum... Onlara saldırılmasını, öldürülmesini veya zarar verilmesini yasaklıyorum; ayrıca saldırıya uğradıklarında, öldürüldüklerinde veya zarar gördüklerinde pasif bir tutum sergilemelerini de yasaklıyorum."

Bu nedenle, Katolik Hükümdarlar, 1492 yılına kadar Yahudilere karşı olumlu bir tutum sergileyen kişiler olarak tanınmışlardır. Örneğin, Alman gezgin Nicolas de Popielovo, 1484–1485 yıllarında İspanya’yı ziyaret ettikten sonra şunları ifade etmiştir:[2]

"Katalonya ve Aragon’dan gelen tebaası bunu açıkça dile getiriyor ve İspanya’da birçok kişiden duydum ki, Kraliçe Yahudilerin koruyucusudur ve bir Yahudi kadının kızıdır."

Ancak, Katolik hükümdarlar, birçok kez dilenci tarikat mensubu rahiplerin vaazlarıyla kışkırtılan Yahudilerin maruz kaldığı tüm sıkıntı ve ayrımcılığı ortadan kaldıramamışlardır. Çatışmayı sona erdirmek amacıyla Yahudileri ayrı yerleşim bölgelerine ayırmaya karar vermişlerdir. Zaten 1476’daki Madrigal Meclisi'nde (Cortes), Hükümdarlar 1412 tarihli Yahudilere ilişkin emrin ihlal edilmesine itiraz etmişlerdir. Bu emirler arasında lüks giysi giymenin yasaklanması, sağ omuzda kırmızı bir işaret taşımak zorunluluğu, Hristiyanlar üzerinde yetki gerektiren görevler üstlenmenin yasaklanması, Hristiyan hizmetçi bulundurmanın yasaklanması, tefecilik yapılmasının yasaklanması gibi düzenlemeler yer almaktaydı.

Ancak 1480’daki Toledo Meclisi'nde (Cortes), bu normları uygulamak için çok daha ileri bir adım atılmıştır. Yahudilerin, sadece gündüz saatlerinde mesleklerini icra etmek amacıyla dışarı çıkabilecekleri ayrı mahallelerde yaşamaya zorlanmaları kararlaştırılmıştır. O zamana kadar Yahudi mahalleleri (Juderias) Yahudilerin yaşadığı, sinagoglarının, kasaplarının bulunduğu alanlar, şehirlerde ayrı bir dünya oluşturmamaktaydı. Juderiaslarda Hristiyanlar da yaşıyor ve bazı Yahudiler mahalle dışında ikamet ediyordu. 1480’ten itibaren, Yahudi mahalleleri duvarlarla çevrilen gettolara dönüştürülmüştür. Yahudiler, Hristiyanlık açısından karışıklık ve zarar oluşmasını önlemek amacıyla bu alanlara hapsedilmişlerdir. Bu sürecin tamamlanması için iki yıllık bir süre öngörülmüşse de, uygulama on yılı aşkın bir süre devam etmiştir.[2]

Cortes tarafından onaylanan ve bölgedeki Müslümanlara da uygulanacak metin şu şekildedir:[13]

"Söz konusu Yahudi ve Müslüman cemaat mensuplarına bildiriyoruz: Her birinin, belirtilen iki yıllık süre içinde, ilgili prosedür ve düzenlemeye uygun olarak ayrılmış evlere yerleştirilmesi; bu evlerde yaşamaları ve ölmeleri; bundan böyle Hristiyanların yaşadığı alanlarda veya Yahudi ve Müslüman mahallelerine tahsis edilmiş belirlenmiş bölgeler dışında başka yerlerde ikamet etmemeleri gerekmektedir."

Toledo meclisince (Cortes) onaylanan kraliyet kararı, önceden Cáceres veya Soria gibi bazı Kastilya yerleşimlerinde Yahudilerin haklarının zaten sınırlandırılmış olması durumuna dayanıyordu. Özellikle Soria’da bu uygulama, “Yahudilerin Hristiyanların arasında yaşamasından, ikamet etmesinden ve bulunmasından doğan zararlardan kaçınmak” amacıyla Katolik hükümdarların onayıyla gerçekleştirilmişti.[13]

Kraliçenin dini konulardaki danışmanı olan ve “Konverso Sorununu” zor kullanarak çözmeye karşı çıkan Fray Hernando de Talavera da ayrımı haklı göstermiştir. Ayrımın gerekçesi olarak, “Hristiyanlar ve Yahudiler arasındaki karışıklık ve aşırı samimiyetten, ve kutsal dini yasa ve doktrinler ile sivil yasaların Hristiyanlarla olan ilişkilerinde emrettiği her şeyin yerine getirilmemesinden doğan birçok günahtan kaçınmak” olarak gösterilmiştir.[13]

Yahudileri gettolarda tutma kararıyla amaç yalnızca onları Hristiyanlardan ayırmak ve korumak değildi. Aynı zamanda onların faaliyetlerine bir dizi engel koymak da söz konusuydu. Bu engeller, Yahudilerin normal bir yaşam sürebilmeleri için 'Yahudi statülerinden vazgeçmek zorunda kalacaklarına' ikna olmalarını sağlayacak şekilde tasarlanmıştı. Bu süreçte dönüşüm henüz zorunlu kılınmamış, özerk statüleri dokunulmamıştı. Ancak uygulamalar öyle bir noktaya vardı ki, Yahudiler sonunda tek çıkış yolunun vaftiz olduğunu kendilerine kabullendirmek zorunda kalıyorlardı.[2]

Yahudilerin Endülüs’ten Sürgünü (1483)

[değiştir | kaynağı değiştir]

Krallar tarafından atanan ilk Engizisyon müfettişleri, Kasım 1480’de Sevilla’ya gelmiş ve “derhal korku yaymaya” başlamışlardır. İlk yıllarda yalnızca bu şehirde, 700 idam kararı ve 5.000’den fazla “uzlaştırma” kararı verilmiştir; bunlar hapis cezası, sürgün veya basit tövbeler anlamına gelmekteydi. Bu yaptırımlar, aynı zamanda mülklerin müsaderesi ve kamu görevleri ile kilise menfaatlerinden men edilme cezalarını da içermekteydi.[2]

Soruşturmalar sırasında, Engizisyon görevlileri, uzun süredir birçok Konversonun, Yahudi akrabalarıyla bir araya gelerek Yahudi bayramlarını kutladığını ve hatta sinagoglara katıldığını keşfetmişlerdir.[2] Bu durum, Konversoların Yahudilerle temaslarını sürdürdüğü sürece gizli Yahudiliği sona erdirmenin mümkün olmayacağı sonucunu doğurmuştur. Bunun üzerine, Engizisyon yetkilileri, krallardan Endülüs’teki Yahudilerin sürülmesini talep etmişlerdir.

Bu talep kabul edilmiş ve 1483 yılında, krallar, Sevilla, Córdoba ve Cádiz piskoposluklarındaki Yahudilere Extremadura’ya gitmeleri için altı aylık bir süre vermiştir. Emirlerin ne derece sıkı bir şekilde uygulandığı konusunda şüpheler bulunmaktadır. Zira 1492’deki nihai sürgün sırasında bazı tarihçiler, Endülüs’ten 8.000 ailenin Cádiz’den, diğerlerinin ise Cartagena ve Aragon Krallığı limanlarından yola çıktığını kaydetmektedir. Öte yandan, Zaragoza ve Teruel’deki Yahudilerin sürgünü de gündeme gelmiş, ancak sonunda uygulanmamıştır.[2]

Julio Valdeón’a göre, Endülüs’teki Yahudilerin sürülmesi kararı ayrıca “Kastilya Krallığı ile Gırnata Emirliği arasındaki sınırdan uzaklaştırılma isteğine” de dayanmaktaydı. Zira 1480’ler ve 1490’ların ilk yıllarında bu sınır, İber Yarımadası’ndaki İslam’ın son kalesinin ortadan kalkmasıyla sonuçlanan savaşın sahnesi olmuştur.[13]

1492 Elhamra Sürgün Fermanı'nın Oluşumu

[değiştir | kaynağı değiştir]
Yahudilerin İspanya'dan sürülmelerine neden olan Elhamra Fermanı

1492 yılı 31 Mart’ta, Granada Savaşı’nın hemen ardından, Katolik Hükümdarlar, Granada’daki Yahudilerin sürgün edilmesine ilişkin kararnameyi yani "Elhamra Sürgün Fermanı'nı" imzalamışlardır. Bu kararname, krallıklarındaki tüm şehir, kasaba ve lordluklara gönderilmiş, 1 Mayıs’a kadar okunmaması veya kamuoyuna duyurulmaması konusunda katı talimatlar verilmiştir.[18] Bazı önde gelen Yahudilerin, kararnamenin yürürlüğe girmesini engellemeye veya yumuşatmaya çalışmış olmaları olasıdır. Ancak başarılı olamamışlardır. Bu Yahudiler arasında öne çıkan isim, Kral Ferdinand’a önemli bir miktar para teklif eden Don Yitzhak Abravanel’dir. Yaygın bir efsaneye göre, Engizisyon Genel Yöneticisi Tomás de Torquemada bunu öğrendiğinde kralın huzuruna çıkar ve ayaklarının önüne bir haç atarak şunları söylemiştir:

“Yehuda Efendimizi otuz gümüş paraya sattı; Majesteleri şimdi bunu otuz bin karşılığında satmak üzere.”

İsrailli tarihçi Benzion Netanyahu’ya göre, Julio Valdeón’un aktardığı biçimiyle, Abravanel Kraliçe İsabella ile görüştiğinde, kraliçe ona şunları söylemiştir:[13]

“Bunu benden mi kaynaklandığını sanıyorsun? Tanrı bu düşünceyi Kral’ın kalbine koymuştur.”

Sürgün Fermanının imzalanmasından birkaç ay önce, Ávila kentinde bir auto-da-fé (inanç duruşması) düzenlenmiştir. Bu törende, Engizisyon tarafından yargılanan üç Konverso ve iki Yahudi, bir Hristiyan çocuğa karşı işlendiği iddia edilen törensel bir suç nedeniyle canlı olarak yakılmışlardır.

Bu dava, Orta Çağ boyunca Hristiyan topluluklar arasında yaygın olan “kan iftirası” inancını üzerine bina edilmiştir. Söz konusu asılsız iftiraya göre, Yahudiler Hamursuz Bayramı (Pesah) sırasında Hristiyan çocukları kaçırarak öldürmekte, onların kanını dinsel törenlerinde hamursuz ekmeği yapımında (matsa) kullanmaktaydılar. Bu tür iddialar, somut kanıtlardan yoksun olmalarına rağmen, halk arasında derin bir korku ve düşmanlık yaratmış, Yahudilere yönelik şiddet olaylarını ve toplu cezalandırmaları meşrulaştırmıştır.

Bu bağlamda, La Guardia Çocuğu (El Niño de La Guardia) olarak bilinecek bu kurban üzerinden şekillenen dava, İspanya’da Yahudilere karşı artan dinsel ve toplumsal nefretin doruk noktasına ulaşmasına ve Yahudilerin sürgününü meşrulaştırmaya elverişli bir ortamın oluşmasına önemli ölçüde katkıda bulunmuştur.[2]

Baş engizisyoncu Tomas de Torquemada

Katolik Hükümdarlar, tarihçi Luis Suárez’in belirttiğine göre, fermanın kaleme alınması görevini tam olarak Engizisyon genel yöneticisi Tomás de Torquemada ve onun işbirlikçilerine vermişlerdir. Torquemada’ya, belgede yansıtılması gereken üç ön koşul belirlenmiştir:

  1. Sürgünün gerekçelendirilmesi: Yahudilerin iki yeterince ciddi suçla yani tefecilik ve sapkın dini inanç uygulamaları nedeniyle itham edilmesi yoluyla sağlanacaktı.
  2. Din değiştirme veya terk etme: Yahudilere vaftiz olarak Hristiyanlığı kabul etme veya sürgünü seçme konusunda karar vermeleri için yeterli bir süre tanınacaktı.
  3. Malvarlıklarına el koyma: Musa yasasına sadık kalmaya devam edenler, taşınır ve taşınmaz mallarını elden çıkarma hakkına sahip olacaklardı. Buna karşın yürürlükteki yasalarca belirlenen kısıtlamalara göre, yanlarında altın, gümüş veya at götürmeleri yasaklanmıştı.

Torquemada, fermanın taslağını 20 Mart 1492 tarihinde hükümdarlara sunmuş, Katolik Hükümdarlar ise belgeyi 31 Mart 1492’de Granada’da imzalamış ve yayımlamışlardır. Tarihçi Joseph Pérez’e göre, hükümdarların fermanın hazırlanması görevini Torquemada’ya vermiş olmaları, “Engizisyon’un bu meseledeki öncü ve belirleyici rolünü açık biçimde göstermektedir.”[2]

31 Mart tarihinde Granada’da yayımlanan ferman, Torquemada tarafından hazırlanmış olan taslak fermana dayanıyordu. Bu taslak, “Yüce Majestelerinin irade ve rızasıyla” kaleme alınmış olup 20 Mart tarihli ve Santa Fe menşelidir. Bu fermana ilişkin iki farklı versiyon bulunmaktadır. Birincisi, her iki hükümdar tarafından imzalanmış olan ve Kastilya Krallığı tacı için geçerli versiyondur. İkincisi ise yalnızca Kral Ferdinand tarafından imzalanmış ve Aragon Krallığı tacı için geçerli olan versiyondur.[2]

Öz itibarıyla, iki versiyon aynı yapıya sahiptir ve aynı fikirleri ortaya koymaktadır. İlk bölüm, hükümdarların Yahudileri sürgün etme kararını almalarının nedenlerini açıklamaktadır. İkinci bölüm ise sürgünün nasıl gerçekleştirileceğini ayrıntılı biçimde düzenlemektedir.[2]

Ayrıca bakınız

[değiştir | kaynağı değiştir]
  1. ^ "The Edict of Expulsion of the Jews - 1492 Spain". www.sephardicstudies.org. 21 Şubat 2017 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 20 Ekim 2025. 
  2. ^ a b c d e f g h i j k l m n o p q r s t u v w x y z aa ab ac ad ae af ag ah Pérez, Joseph (2009). Breve historia de la Inquisición en España (İspanyolca). Grupo Planeta (GBS). s. 188. ISBN 978-84-9892-011-6. 
  3. ^ Gerber, Jane S. (1992). The Jews of Spain : a history of the Sephardic experience. Internet Archive. New York : Free Press. ss. 1-144. ISBN 978-0-02-911573-2. 
  4. ^ a b c d e f g h Kamen, Henry (1977). La Inquisición Española: una revisión histórica (İspanyolca). Grupo Planeta (GBS). ss. 44-46. ISBN 978-84-8432-670-0. 
  5. ^ "Jewish Migration from 1500 to the 20th Century Brewminate: A Bold Blend of News and Ideas" (İngilizce). 22 Mart 2019. 27 Ocak 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 20 Ekim 2025. 
  6. ^ Celia Prados García. "La Expulsión De Los Judíos Y El Retorno De Los Sefardíes Como Nacionales Españoles. Un Análisis Histórico-Jurídico" (PDF). 8 Temmuz 2025 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 20 Ekim 2025. 
  7. ^ Mir, Meritxell (17 Şubat 2014). "Sephardic Jews eager to apply for Spanish citizenship". RNS (İngilizce). 29 Haziran 2025 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 20 Ekim 2025. 
  8. ^ "1492 and all that". The Economist. ISSN 0013-0613. 8 Temmuz 2025 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 20 Ekim 2025. 
  9. ^ "Opinion | Repatriating Spain's Jews (Published 2014)" (İngilizce). 1 Nisan 2014. 22 Şubat 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 20 Ekim 2025. 
  10. ^ "Spanish citizenship for Sephardic Jews". Immigration Lawyers Spain (İngilizce). 11 Temmuz 2025 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 20 Ekim 2025. 
  11. ^ a b "The Myth of "The Myth of the Andalusian Paradise" - Iberian Connections : Medieval and Early Modern Studies & Contemporary Critical Thought". iberian-connections.yale.edu. 26 Temmuz 2024 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 20 Ekim 2025. 
  12. ^ O'Callaghan, Joseph F. (10 Eylül 2013). Reconquest and Crusade in Medieval Spain (İngilizce). University of Pennsylvania Press. ISBN 978-0-8122-0306-6. 
  13. ^ a b c d e f Valdeón Baruque, Julio (2007). "El reinado de los Reyes Católicos. Época crucial del antijudaísmo español". In Gonzalo Álvarez Chillida; Ricardo Izquierdo Benito (eds.). El antisemitismo en España (in Spanish). Cuenca: University of Castilla-La Mancha. ISBN 978-84-8427-471-1. s. 101. 
  14. ^ Cailleaux, Christophe (15 Haziran 2013). "Chrétiens, juifs et musulmans dans l'Espagne médiévale. La convivencia et autres mythes historiographiques". Cahiers de la Méditerranée (Fransızca) (86): 257-271. doi:10.4000/cdlm.6878. ISSN 0395-9317. 13 Haziran 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi20 Ekim 2025. 
  15. ^ a b UNDER CRESCENT AND CROSS | Kirkus Reviews (İngilizce). 6 Aralık 2024 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 20 Ekim 2025. 
  16. ^ Darío Fernández-Morera (2016). The Myth of the Andalusian Paradise: Muslims, Christians, and Jews under Islamic Rule in Medieval Spain. Intercollegiate Studies Institute. 
  17. ^ Pearce, S. J. (1 Ocak 2020). "The Myth of the Myth of the Andalusian Paradise: The Extreme Right and the American Revision of the History and Historiography of Medieval Spain". The Extreme Right and the Revision of History. 20 Mayıs 2025 tarihinde kaynağından arşivlendi20 Ekim 2025. 
  18. ^ Rumeu de Armas, Antonio (1985). Consejo Superior de Investigaciones Científicas (ed.). New light on the Santa Fe capitulations of 1492 between the Catholic Monarchs and Christopher Columbus: institutional and diplomatic study. Editorial – CSIC Press. ss. 138-141.