Kültür endüstrisi

Vikipedi, özgür ansiklopedi
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla

Frankfurt Okulu'nun, özellikle Max Horkheimer ve Theodor W. Adorno tarafından geliştirilen ve kullanılan ve Okul'un genel yaklaşımını ifade ana kavramlardan birisi kültür endüstrisi. Okul’un özgül Marksizm anlayışlarını açıkça gösterir bu kavramlaştırma, çünkü geleneksel Marksizm düşüncesindeki altyapı-üstyapı ya da ekonomi-kültür gibi temel ayrımları dışta bırakır. Geleneksel Marksizm altyapı-üstyapı kavramlarıyla ve özellikle de altyapıya verilen ağırlıklı rol ile ilgilenir. Frankfurt Okulu'nda ise bu anlayış, yerini yeni bir durum olarak tespit ettikleri altyapı-üstyapı kaynaşması fikrine bırakır.

Kültürün kendisinin bir endüstri ve kültür ürünlerinin de metalar haline geldiği iddiası kültür endüstrisi kavramının ortaya çıkışına kaynaklık eder. Bu kavramlaştırma, bir anlamda sistemin (kapitalizmin ve endüstri toplumunun) kendini her düzeyde, altyapıda ya da üst yapıda nasıl yeniden ürettiği ve meşrulaştırdığını açıklayan bir yön izler. Kültürel ürünler standartlaştırılarak ve buna karşı farklılıklar marjinalleştirilerek bu ürünlerin tanıtılma ve dağıtım tekniklerinin rasyonelleştirilmesidir Kültür endüstri’sinde anlatılan. Böylece, Kültür ile Endüstri'nin bileşiminden doğan yeni bir ekonomik-toplumsal-siyasal gerçekliğin eleştirel değerlendirilmesi hedeflenmektedir.

Bu endüstri, sanatsal biçimin bütünselliğine önem vermez, etkinin öncelikli hakimiyetini düşünür. Öncelikli amacı gündelik yaşamın sıkıcılığına karşı geçici bir kaçış olanağı sunması, bu şekilde oyalanma ve zihinsel uzaklaşma sağlayarak tam da bu zeminde sistemin sürekliliğini sağlamasıdır. Ancak, elbette kaçış geçicidir ve gerçek değildir, insanların yaşamlarındaki temel gerçeklikleri, yani baskıları ve yoksunluklarını unutmaları ve çalışma azimlerini yeniden bulmaları amaçlanır. Üretim ve tüketim bu noktadan itibaren sistemin, kendini yeniden ürettiği araçlarıdır artık.

Adorno, özellikle endüstri ürünlerinin insanları kaçındıkları dünyaya nasıl yeniden eklemlediğini ve böylece sistemi güçlendirdiğini göstermeye çalışmıştır. Burada söz konusu olan ikili bir süreçtir, bir yanda endüstri kültürelleşmekte ve öte yandan kültür de endüstrileşmektedir. Kültür endüstrisi, ürünleriyle, yaşamdaki olumsuz faktörlerin doğal nedenlere ya da tesadüflere bağlı olduğunu düşündürür. Böylece bağımlılık ve yükümlülük bilinci genelleşir. Kültür endüstrisi bu anlamda, ideolojinin (Endüstri ideolojisinin) kültürel metalar aracılığıyla yayılmasını ve içselleştirilmesini hedeflemektedir denebilir.

Mevcut düzen içinde "ideoloji bir tür toplumsal harç" olarak anlaşılabilirse, kültür endüstrisinin bu harcı yeniden üretip görünmez kılarak dolaşıma soktuğu ve böylelikle mevcut toplumsal-siyasal yapıyı sıvadığı söylenebilir. Boş zamanın, yani iş dışındaki zamanların nasıl denetlendiğini,kontrol edildiğini ve yönlendirildiğini anlamak da kültür endüstrisi anlayışının araştırma konusudur.Birey, hem üretim hem de tüketim alanlarında belirlenmiş ve yönlendirilmiştir. Kültür endüstrisi, bu anlamda sistemin yeniden ve yeniden üretiminin hem maddi hem de düşünsel gerçekliğidir.

Yine de, tüm bu kuşatıcı durumla birlikte ve bu durumun içinde eleştirel teoriye bir alan ve imkân kalmaktadır. Eleştirel teori, bu özgül alanda kurulup kültür endüstrisine karşı deşifre edici/aydınlatıcı etkinliğini sürdürebilecektir. Bunun nasıl mümkün olabildiği, bu mümkünlüğün kuramsal düzlemde nasıl temellendirileceği elbette çeşitli itirazlara ve eleştirilere maruz kalmıştır, ancak kültür endüstrisi kavramlaştırması bu sorunlara rağmen 20.yüzyıldaki kültür kuramının gelişimine ve dolayısıyla da kapitalist toplum yapısındaki yeni durumlara/ olgulara açıklık getirmekte önemli başarılar göstermiştir. Popüler kültür, kitle kültürü, egemen kültür, yüksek kültür, pop kültürü vb. türde eski-yeni kavramlar ve bunlar etrafında dönen politik-teorik tartışmalar birçok bakımdan ve özellikle de köken itibarıyla Frankfurt okulu kaynaklıdır ve Kültür Endüstrisi kavramından gelmektedir.

Kültür endüstrisi kavramlaştırması, sonuç olarak, hem derin yapısı hem de gündelik yaşamdaki mekanizmaları itibarıyla yabancılaşmanın nasıl meydana geldiğini, üretim ve tüketim süreçlerinin bütünlüğünde anlama ve değerlendirme imkânı sunmaktadır, diyebiliriz.