Hürriyet (felsefe)

Vikipedi, özgür ansiklopedi
Atla: kullan, ara

Hürriyet, kelime anlamıyla "bağımsızlık"tır. Teslimiyetin, kulluğun ve belirlenmenin olmadığını gösterir. Bağımsızlık anlamında, hiçbir baskının bulunmadığını ifâde ederek olumsuzlukların bulunmadığını belirtir. Bu çerçevede, kişinin kendisi olduğu anlatılmak istenir. Kişi kendisi olarak hareket ettiğine göre irâdeli bir şekilde davranıyor demektir. Buna göre de, hürriyetle irâde arasında bir ilişki vardır. İnsânî varlık ve irâdenin mevcut olduğu fikri ortaya çıkar. Yâni kişinin doğallığını gösterir. Bu bakış açısına göre, hürriyet kavramı, aynı zamanda değerlerin varlığını, bu değerlere uygun davranışı ve gerçekliği içerir.

Hürriyet kavramı, doğada insanın mevkiini ilgilendirdiği ölçüde metafizik bir meseledir. Burada hürriyet kavramı, insanın fiziksel dünyâ ile ilişkisi açısından ele alınır.

Hürriyet her türlü belirlenmişliğe, yani zorlama düşünceye, kaderci anlayışa ve cüz-î irâdenin söz konusu olmadığı her anlayışa karşıdır. Metafizik görüş, ahlâkî hürriyet olarak ele alınmalıdır. Sosyolojik açıdan da, insan haklarıyla ilgili olarak ele alınmalıdır.

Hürriyet, bâzen hiçbir engele rastlamadan istediğini yapmak olarak anlaşılmış ve düzensizliğin kaynağı olmuştur. Hâlbuki bir tanıma göre hürriyet, herkesin istediğini yapabileceği bir alanda kimsenin bütün isteklerini yerine getiremeyeceğini, başkasının hürriyetini engelleyemeyecek ve hakkını kısıtlayamacayacağını ifâde eder.

Maddî hürriyet ve psikolojik (iç) hürriyet gibi iki yönlü ele alınabilecek olan hürriyet, akılla irâdenin berâberce şekil kazanması olarak tanımlanabilir.

Politikada hürriyet, bağımsızlık demektir. İnsanların eşit olması, sonuç olarak, kardeş olmayı ortaya çıkarır. Kardeşlik ve eşitlik de hürriyeti zorunlu kılar. Kaldı ki, hürriyet yüce Yaratıcı tarafından verilmiş tabiî bir haktır. Yani hürriyet, Yaratıcı’nın bir kanunudur. Hür insan, köleliğe karşı bir kimlik taşır. İslâm’da sınıflar veya kast sistemi yoktur. Hürriyet buna engel olur. Her ne kadar İslâmî kültürü esas almayıp sadece Batı kaynaklarından yapılan çevirilerde, hürriyeti insanın fiillerinde serbest olması şeklinde hukuk kitaplarında tarifler var ise de Kur’anî düşünce düzeninde, hürriyet, istediği gibi yaşama hakkını vermez. İslâm’da kişi, kendine ve başkasına zarar veremez. Aynı şekilde ilahî emir ve yasaklara da aykırı hareket edemez. “Ben hürüm, istediğim gibi yaşarım, istediğimi yaparım, der ve yaparsa kanunların, ahlâk kurallarının maddi ve manevi yaptırımlarıyla karşılaşır. Ayrıca kendisine hem bu dünyada hem de öbüründe ilahi veya metafizik yaptırımın kapılarını açmış olur. Daha önce kaydettiğimiz şekilde, hürriyet, kişinin kendine, başkalarına zarar vermeksizin ve ilahî emirlere aykırı bulunmaksızın istediğini yapabilmesidir. Hürriyet alanı, herkesin istediğini yapabileceği bir yerde hiç kimsenin her istediğini yapamadığı saha, herkesin efendi olduğu yerde herkesin ahlâk kurallarına esir olduğu bir alandır. Hürriyet, hukukî bir kavramdır, ancak Allah’ın vermiş olduğu bir hak olunca ilahî niteliğini kazanır. Hukukta eşit olma, Kur’anî düşüncenin mihverini teşkil eder. Esasen Allah’tan korkmak demek olan takva, haklara riâyet etmek yani hukuken eşit olmanın göz önünde bulundurulması demektir ki, bu da, iç ve dış baskılardan azâde olma yani hür olmadır. Herhangi bir gayeyi oluşturmanın gerekli ve yeterli şartlarına sahip olmak hürriyeti ifâde eder. Yani insana ve karşısındakilere uygun düşen durumların kabulü demektir.Bu yüzden Müslüman, yüce Yaratıcı’nın koyduğu kurallarla uyum içinde bulunur ve özgürlüğünü hisseder. Yaratılış düzeninde esas olan eşyanın helâl olması yani eşyayı kullanmada kişinin hür olmasıdır. Ancak yüce Yaratıcı, insana ve içinde yaşadığı topluma biyolojik ve psikolojik bakımdan zararlı gördüğü çok az nesneyi ve davranışı yasaklamıştır.Bu yasaklarda, hürriyetin ortadan kaldırılması söz konusu olmayıp ferdin korunması vardır. Tıpkı yayalara kırmızı ışık yanarken “Ben geçerim” deyip kendini kazanın kurbanı yapan kişi gibi olmasın diye bir uyarma mevcuttur. İslâm Dininde, fert, kendisine verilmiş hürriyetleri, herhangi bir kısıtlama olmaksızın, bütün yönleriyle kullanma hakkına sahiptir. Elbette, kendisi, başkaları ve ilahi emirlerin sınırlamaları hariç tutulmak kaydıyladır. Zira bu hürriyetler, onun tabiî hakları içindedir. Kur’an-ı Kerim, hikmet, ilâhî kelam ve her şeyi çok iyi bilen bir yüce Allah’ın insanlara vahiy olarak gönderdiği kutsal kitaptır. O, bir hukuk kitabı olmadığı gibi, sosyal vakıalardan sonuç çıkaran sosyolojik bir tecrübe kitabı da değildir. Kur’an-ı Kerim, asla, insanların yaptığı hukuk, sosyoloji, etik ve estetik kitapları gibi de değildir. O, insanların ahlâki kemâl kazanmaları için külli kaideler vazeden ve gerçeği gösteren bir hidâyet kitabıdır. O, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesiyle mukayese edilemez. Biri vahiy, diğeri insan mahsülüdür. Her dinden insanların, özellikle Müslümanların çok iyi bildiği tarzda, insanlar, sözü edilen hakları elde etmeden, vahiy, bunları daha önce bildirmiştir. Kur’an-ı Kerim, bir hikmet kitabıdır ve insanları doğruya ve hakikate ulaştıracak bilgileri ihtiva eder. Ancak şu hakikati gözden ırak tutmamak gerekir. Gerçek, öncelikle yüce Allah tarafından vahiyle insanlara peyderpey bildirilmiştir. Dünyanın çeşitli yerlerindeki insanların bu bilgilere ve haklara ulaşması ve bunu bir belge halinde belirlemeleri Kur’an gerçeğine ulaşmalarını gösterir.

Yani Müslümanlara, sahip oldukları halde habersiz bulundukları değerleri hatırlatmak gerekmektedir. Batının söylediği bir husus hakikati ifâde ediyorsa onu kabul etmede veya tasdik etmede bir beis yoktur. Çünkü hakikat tektir. Kim tarafından söylenirse söylensin hakkı hak olarak kabul etmek lazımdır. İbn Rüşd’ün verdiği misal gibi, Allah için kurban kesmek gerekli bir eylemdir. Mesele kurban kesmektir. Aksi halde kurbanın Müslüman’ın elinden çıkmış bıçakla mı yoksa Hıristiyan’ın yaptığı bıçakla mı kesildiği meselesi değildir. Kur’an-ı Kerim, insan hakları tabirini kullanmamış olabilir. Ama bu haklara işaret eden pek çok emir vardır.  İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde de bu kaydedilmiştir. Böylece insanlık, ilahi gerçeğe ulaşmıştır. Bu anlayış içinde, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, 3 ve 7. maddelerinde

bu haklarla ve bu hürriyetlere atıf yapıldığına işaret ederiz. Madde 7- Herkes yasa önünde eşittir ve ayrım gözetilmeksizin yasanın korunmasından eşit olarak yararlanma hakkına sahiptir. Herkesin bu Bildirgeye aykırı her türlü ayrım gözetici işleme karşı ve böyle işlemler için yapılacak her türlü kışkırtmaya karşı eşit korunma hakkı vardır. Hürriyetin, serbest irade ile hareket etmek demek olması, başkalarını da düşünmeyi gerektirdiği manasında anlaşılmalıdır. Hiçbir zaman aksi bir durum söz konusu değildir. Bu yüzden kişi, kendisine ve başkalarına hiçbir şekilde zarar veremez. İfade edildiği gibi, hürriyetin şahsa ait tabiî bir hak olması, kendisiyle alâkalı bazı hususları ortaya çıkarır. Buna göre, hürriyet, a) kişiye bağlıdır, b) bir başkasına devredilemez, c) hiç kimse hürriyetinden vazgeçemez. Belirtilen durumlar muvacehesinde insan, yüce Allah’ın kendisini beşeri varlık olarak yaratması itibariyle hürdür. Burada şöyle bir durum açığa kavuşmaktadır ki, hürriyet, doğuştan verilmiş tabiî bir haktır. Bu sebeple de kişinin hürriyetini kullanmasına asla müdâhale edilemez. Hürriyetin kullanılmasına yapılacak herhangi bir müdâhale devletçe önlenir. Şahısların hürriyetleri (mesken, din, seyâhat ve toplanma gibi) tam bir şekilde temin edilmedikçe hakiki hürriyetten söz etme yersiz olur.Yüce Yaratıcı’nın ifâde buyurduğu ve insanlarca tespit edildiği şekilde,kişiler, kendilerine ve başkalarına zarar vermeyen insanî hürriyetlerini kullanmalarından dolayı suçlanmazlar. Despot otorite, kişilerin hürriyetlerine müdâhale eden zorbacı yönetimdir. Tarihteki bu tür yönetimler, Kur’an-ı Kerim’ce lanetlenmişlerdir. Despot Nemrut, Firavun, Karun, müşrikler ve benzerleri bunun açık misalleridir. Bunların yaptıkları zulümdür ve yasaktır. Nitekim Kur’an âyetleri zulmü şiddetle yasaklar: “Zâlimler için samimi dost ve sözü dinlenir şefaatçi yoktur.” Bu açıdan, a) İnsanlar arasında belli bir hürriyetin kötüye kullanılmasına izin verilemez. b) Kişiler hürriyeti kötü amaçları için kullanamazlar. Hürriyeti kötüye kullanma ondan mahrumiyeti intaç eder. c) Hürriyet, herkesin sahip olduğu bir haktır. Onun için hürriyetleri yok etme hürriyeti yoktur. d) İnsan, kendi hürriyetlerinin bir otorite tarafından korunmasını ister. Hürriyetleri korumak, devlete ait bir görev olduğundan “ihkâk-ı hak” yoktur. e) İnsana sunulmuş hürriyetler, ilahî birer lütuf olmaları hasebiyle yalnızca kanunla sınırlandırılabilir, çünkü berâet-i zimmet yani suçsuzluk veya suçsuzluğundan temize çıkma, bir başka ifâde ile aklık asıldır. Beşeri varlık insan, biyolojik ve psikolojik varlık olması hasebiyle mutlak anlamda bir hürriyeti yaşayamaz. Ferdin içinde bulunduğu şartlar kişiyi sınırlandırır. Nitekim o, fizikî yönden tabiat şartlarına uyar. Soğukta kalın giyinir, sıcakta hafif elbiseleri tercih eder. Kişinin zihnî hayatı da, içinde yaşadığı cemiyetin ahlâkî değer hükümlerine, örfe, âdete ve geleneğe uymayı, yani toplumun yaşadığı şartlara uyumu gerekli kılar. Şurası unutulmamalıdır ki, semavî dinlerin, felsefelerin, düşünürlerin ve sağduyunun bildirdiği şekilde, gerçek hürriyet, ruhun hürriyeti veya özgürlüğüdür. Bu, her türlü peşin fikir, ideoloji, insiyak, iştiyak, kin, nefret, öfke, dik kafalık, inatçılık, ön yargı, bilgisizlik, gerçekten kaymışlık ve batıla (yanlışa) sapkınlıktan uzak bir ruhun hürriyetidir. Böyle bir hürriyet, mutlak doğruyu ve gerçeği kabul etmiş bir ruhun özgürlüğüdür. Bu manada hürriyet, nefse baş kaldırma, isyan etme ve tahakkümünü ret etmedir. Aklın idaresini kabul ederek Allah’a yönelme yani hür olduğunu hissetmedir. Bu tarzda bir hürriyet anlayışı, daha önceki satırlarda da kaydettiğimiz üzere, kendine ve başkalarına zararlı olmayan ve ilahi emirlere aykırı bulunmayanı yapma hürriyetini ifâde ettiğini zihinlere kabul ettirdiği gibi, bilimsel bir gerçek olarak da insanın gözleri önünde bulunur. Bütün dünyaca kabul edilen ve bilimsel kitaplarca üzerinde hassasiyetle durulan bir husus şudur ki, alkollü meşrubatlar veya içkiler, kişiye hem bedeni hem de ruhi açıdan zararlıdır. Tıp ilmi, Psikoloji, Hukuk ve Sosyoloji bunu açıkça ifâde etmektedirler. Başkalarına zararı da, gazete, mecmua ve televizyondaki haberlerle çok açık bir şekilde görülmektedir. Öyle ise «Kendisine ve başkalarına zararlı olmayan” için ölçü, kişinin kendisinin yargıları değil, ilahi ve ahlâkî kurallardır. Gerçek olan şu hususu açıkça ifâde etmeliyiz ki, serbestlik ve sınırsız hürriyet, kişileri birbiriden ayırır. Çünkü böyle bir durumda menfaatler çakışır ve çatışır. Hâlbuki müşterek kültür ve değerler, toplumun fertlerini birleştirir, kaynaştırır. Müşterek bir ülkü etrafında beraber olan fertler, aynı gayeye, ortak kıymet hükümlerine yönelmiş hür insanlar demektir. Sınırsız hürriyet ve serbestlik, görünüşte bağımsızlığı gösterse de sonuçları itibariyle yalnızlıktır. Elbette ilahi kaynaklı müşterek kültür ve değerler, fedakârlık ister. Çünkü bu değerler, bencilliği ortadan kaldırır. Kardeşini kendine tercih etme anlayışını getirir. Toplumun bir uzvu olan kişi, sahip olduğu cemiyetin müşterek veya ortak değerleri çerçevesinde hür ve değerlere bağlı kalarak fedakâr olur. Kendisi ve çevresi için sınırsız hürriyetten vaz geçer. Zira mutlak hürriyet, bencildir, gayesizliği ve değer hükümlerinden uzak oluşu ifâde eder. Aynı zamanda, ahlâkî otoriteyi kabul etmemeyi de ifâde eder. Bu da, başıboşluk demektir ki, insan aklı bunu reddeder. Bütün davranış ve hareketlerde aklın kontrolü şarttır. Bu akıl, sâlim akıl olmalıdır. Bu anlamda hürriyetin kuralı, daha önce de kaydedilen”Bizim için yapılmasını istediğimiz hususları başkaları için de yapmak; bizim için yapılmasını istemediğimiz şeyleri başkalarına yapmamak.” düstûrudur. Müşterek şartlar ve değerler, toplum şuurunu verir ve beraberce yaşama azmini kuvvetlendirir. Hiçbir yerde mutlak hürriyet yoktur. Yükümlülüklerve sorumluluklar böyle bir duruma asla imkân vermezler. Kâinattaki her şey belli bir mükellefiyetle kayıt altına alınmıştır. Belli yükümlülüklere bağlı olma, mutlak hür olmanın imkânsızlığının bir delilidir. Esasen içinde yaşanılan fizikî (maddî) ve psikolojik (manevî) çevre ve etkileri, kişileri sınırlandırır, kendine uymaya mecbur eder ve hürriyetleri tahdit altına alır.

Ayrıca bakınız[değiştir | kaynağı değiştir]