Beyceli, Fatsa

Vikipedi, özgür ansiklopedi
Atla: kullan, ara
Beyceli
—  Köy  —
Ordu
Ordu
Ülke Türkiye Türkiye
Coğrafi bölge Karadeniz Bölgesi
İl Ordu
İlçe Fatsa
Nüfus (2000)[1]
 - Toplam 986
Zaman dilimi DAZD (+2)
 - Yaz (YSU) DAYZD (+3)
İl alan kodu 452
İl plaka kodu 52
Posta kodu 52400
İnternet sitesi: [2]

Beyceli, Ordu ilinin Fatsa ilçesine bağlı bir köydür.

Kültür[değiştir | kaynağı değiştir]

Zeki Sarıhan'ın "Çocuk ve Vatan" kitabından:

DÜĞÜN, BAYRAM

"Evlenmelerin bir kısmı, aşağıda başka bir bölümde anlatacağım gibi kız kaçırma ve kızın kaçması yoluyla oluyordu. Kaçırılmış kızların sayısı ne kadar çoktur! Bir kız gelinlik çağa gelince, onu sağdan soldan isteyenler bulunur. Çok yerden istenen kız için — Evin önünde at bokundan geçilmiyor, denirdi. Demek ki, kız istemeye atla gelinirdi. Ata binmek, atı olmak, az çok bir statü işaretiydi. Kız evi, veresileri de olsa, nazlanır, hemen “he” demez: — Büyüklerimize bir danışalım, derlerdi. Bu arada kıza danıştıkları da kesindir. Ancak kız istemediği halde, ona bu evliliği yapması için ısrarlar, hatta baskılar olduğu da biliniyor. Kızın gönlü yoksa bunu açıklıkla söyler, varsa: — Büyüklerim bilir veya anam babam bilir, ben ne söyleyeyim, derdi. İş olmuşsa, “kesim” kesilirdi. Kesim, erkek tarafının kıza ne yapacağının pazarlıkla belirlenmesidir. Şöyle bir liste düşünebiliriz: Altı kat yatak, bir beşibirlik, üç bilezik, bir dikiş makinesi... Yatak odası, oturma odası takımı yaptırmak henüz adetten değildir. Düğün genellikle fındık zamanı yapılırdı. Birkaç gün önceden bütün köye ve bazen komşu köylere veya uzaktaki akrabalara “düğüne söylenir”di. Düğün davetiyesi dağıtma işi henüz başlamamıştı. Komşu veya akrabalardan biri, ev ev gezerek şeker dağıtıp düğüne söylerdi. Dağıtılması adet olan en eski şeker, ortası delikli, renkli bir şeker olmalıdır. Sonra bunların yerini akide şekeri aldı. Köyün muhtar başta olmak üzere hatırlı bazı kişilerine bir horoz, orta kademedekilere börek götürülürdü. Düğün üç gündür. Birinci gün, köyün ileri gelenleri bir yemekle düğünü başlatırlardı. O gün oğlan evinden kız evine “Seysana” götürülürdü. Yatak, sandık gibi eşya atlara yüklenip kız evinin yolu tutulurdu. Böylece bu eşyanın artık kızın malı olduğu belgelenmiş olurdu. Bu eşya ertesi gün oğlan evine geri getirilecektir. Aynı gün, akşamı kız evi de damat evine “damat bohçası” gönderir. Bohçada damadın düğünde giyecekleri vardır. Oğlan evi de kız evine gelin bohçası gönderirdi. İçinde kına, şeker, helva gibi şeyler bulunur. Akşam kadınlar gelinin evinde kına gecesi yaparlardı. İkinci gün erkek düğünüdür. Köyün bütün erkekleri düğün sahibinin gösterdiği eve yakın yerde toplanırlardı. Eğer bu bir zengin düğünü ise davul zurna dünden beri çalmaktadır. Hatırlı biri düğüne geliyorsa, davulcu ve zurnacı,bazen bunların iki, hatta üç çifti, onun ayağına gider, karşılardı. Herkes bölük bölük sofraya çağrılır, yemek yemeyen kimsenin kalmamasına dikkat edilirdi. Eskilerde, bir kadın böyle bir düğüne gitmiş, Geri dönerken, bir yandan da: — Adı büyük götü kovuk! diye söyleniyormuş. Meğer, ona yemek vermeyi unutmuşlar! Keşkek, düğün yemeğinin temelidir. Yanında mısır çorbası, lahana dolması, pilav, fasulye çorbası, sütlaç, börek, herhalde et yemeği bulunur. Böyle sekiz on çeşit yemek, çanak veya sahanlarla sofraya konur, birlikte kaşıklanırdı. Sofralarda yemekten önce herkese bir ibrikle leğen tutulması adettendi. Yemekten sonra da aynı şey yapılırdı. Bazı düğünlerde, güreş de yaptırılırdı. “Deste”ler “ayak” denen çocuk grubundan başlar, orta, baş altı ve başpehlivanlığa kadar yükselirdi. Çevrenin namlı başpehlivanları vardı. Nerdeyse başka hiçbir eğlenceleri olmayan köylüler, bu pehlivanların güreşini baştan sona ilgiyle izlerler, bunlar hakkında hükümler yürütürlerdi. Düğün meydanının yanında uzun bir sırığın ucunda renkli bezler sallanırdı. Bunlar, yenenler arasında paylaştırılırdı. Neden bez? Bu herhalde, dokuma ürünlerinin kıt olduğu çok eski devirlerden kalma bir gelenekti. Askıları havada dalgalanan sırığı, omuzlayıp gelmek, o köye şan verirdi. İkindi üzeri, yeni giysiler içinde damat, kendinden küçük bir “Sağdıç”la meydana getirilir, bunlar, önlerine bakarak bir dastarın üzerine diz çökerlerdi. Sıra bunlar için para toplanmasına gelmiştir. Tellal mutlaka Altıgat Hasan’dır. Çünkü sesi sıtma görmemiştir. Herkes ortaya yaklaşarak elindeki parayı tellalın eline sıkıştırır, o da bunu sağdıçla damadın önüne atarak kimden olduğunu örneğin şu kalıp cümle içinde bağırarak söylerdi: — Sarıkadıoğlu Erol’dan hediye! Hediye’nin kaç para olduğu söylenmezdi ama, ortaya atıldığında yakınlarda bulunanlar bunu görürlerdi. Tabii, herkesin hediyesi, mali durumuyla orantılı olurdu. Sonra bir dua okunurdu. Yerdeki paralar bir mendile doldurularak damadın cebine konurdu. Ben çocukluğumda bu toplanan paraya, herhalde diğer bütün köylüler gibi imrenerek bakmışımdır. Ne kadar çok para idi bu böyle! Başka zaman bunları bir arada görmek mümkün olmazdı. Damat ve sağdıç, oradaki büyüklerin ellerini öpmeye davranırlar ama genellikle: — Affettik, affettik! sesleri üzerine, zaman alacak bu işten vazgeçilirdi. Sıra, gelin almaya gelmiştir. Atı olanlar atlarla, olmayanlar yaya yürüyerek gelin evine giderler. Kadınlar atlardadır ve çarşaflıdır. Gelin uzak bir köyden gelecekse gelin alıcılar erkenden gitmişlerdir. Burada gelenlere bir yemek verilir. Çocuklar, çeyiz sandıklarının üzerine otururlar ve bir bahşiş almadan kalkmazlar. Gelinin yatakları, yorganları nesi varsa hayvanlara yüklenir ve damat evinin yolu tutulur. Gelinin başındaki renkli, ince bir bez yüzünü de örtmektedir. Zavallı kız, gülüyor mu, ağlıyor mu dışarıdan görülmez. Ama o, herkesi görebilmektedir. Dikkatler onun üzerindedir. Gelin, bütün bu topluluğun şimdi en nadide yıldızıdır. Bütün bu törenler onun için yapılmaktadır. İkide bir incecik bir ip veya dal parçasıyla yol kesilir. Yol kesenlere para verilerek yola devam edilir.bazen de gelinin atının başını tutan kardeşi veya yakını atı durdurarak: — Atın ayağı bağlandı, der. O da bahşişini alır ve atın ayağı “çözülür”. Düğüncüler gelini, geldikleri yoldan götürmezler, mutlaka başka bir yoldan giderler. Bunun nedeni, biri yola bir sihir koymuşsa onu işlemez hale getirmektir. Gelini, evin kapısında karşılarlar. Herkes oraya birikmiştir. Pencereden gelinin başına fındık, ceviz ve ufak para serpilir. Çocuklar bunları kapışırlar. Sonra onu özenle attan indirirler. Kapıdan girerken eline bir kepçe verirler ki iyi aşçılık yapsın, kucağına bir küçük çocuk verirler ki, doğurgan olsun. Eve, yeni bir işgücü, bir doğurucu, bir aşçı gelmiştir. Bu, ev için büyük bir mutluluktur. Gelin evinde ise neredeyse yas vardır. Anası, babası üzgün görünür. Besleyip büyüttükleri yavrularından ayrılmışlar, evlerinden bir can eksilmiştir ama “Ne yaparsın ki Allah’ın emri böyle”dir. Herkes: — Allah mesut etsin! dileğinde bulunur. Gece köyün delikanlıları damadı gerdek odasına uğurlarken (Nedendir bilinmez) sırtını yumruklarlar. Ertesi gün duvak düğünü yapılır. Köyün kadınları, ellerinde genellikle mutfak kap kaçağından oluşan bir hediye ile gelin evinin yolunu tutarlar. Dışarıda, hava yağmurlu ise elverişli bir evin salonunda oynarlar, kurtlarını dökerler. Uzaktan gelmiş ise gelini de ilk kez görmüş olurlar. Gelinin avcunu buğdayla doldurup oyuna kaldırırlar. Gelin buğdayı saça savura oynar. Herhalde bu bereket isteme davranışıdır. Gelenek işte! Savrulanın şimdilerde fındık olması gerekir… Düğünlere ilişkin daha bir yığın ayrıntı sıralamak mümkündür. Cami avlusunda bayramlaşmak için sıra oluşturmuş köylüler. En baştaki Emin Sarıhan Köylüler için ikinci bir eğlence vesilesi olan bayramlara gelince: Aynı camide Ramazan ve Kurban bayramları olmak üzere yılda iki bayram namazı kılınır ve bayram kutlamaları yapılır. 25-30 yıl öncesine kadar namazdan sonra caminin avlusunda bazı kişilerin evlerinden tepsiler içinde getirip yere koyduğu böreklerin çevresinde toplanılırdı. Yalnız, böreklerden biri özel olarak bir oyun için getirilmiş olurdu. Bu böreği, köylülerde birisi alır kaçardı. Bazıları onun peşine düşer, elinden böreği kapmaya ve yemeye çalışırdı. Bu iş bitince şimdi de devam etmekte olan tören uygulamasına göre, sıra el öpmeye gelir. Köyün en yaşlısı ceviz ağacının dibinde durur, yaşı ondan sonra gelen ilk duranın elini sıkarak yanına dikilir. Bu böyle devam eder, çocuklara varıncaya kadar bütün köylüler, avluda akıp giden bir halka oluştururlar. Büyüklerimizin eli öpülür. Bu öpmelerden bazı insanların ellerinin sırtı ıslanır. Bir kısmı da nereden öğrenmişlerse ellerini öptürmezler. Bu bayramlaşma sırasında durup iki kelime konuşacak bir zaman aralığı olmaz, yalnızca “Sen kimin oğlusun?” gibi bir soru sorulup yanıtı alınır. El öpenler bunda yeterli hızı gösteremezse sırada boşluk doğar. En başta durmak, her halde pek istenen bir şey de değildir, çünkü ölüm sırasının da ona geldiğine işaret eder bu! İlk başlardaki yaşlıların kaderlerine razı olan bir tedirginlik duydukları hissedilir.

Köyün erkekleri, yalnız bu biçimde bayramlaşmayı yeterli görürler. El öpme töreninden sonra: — Ala ala heeeey!” diye bir bağırtı duyulur. Bu “Kale kale” yapmaya sıra geldiğini anlatır. Kale Kale şudur: Orta yaşlı erkeklerden sekizi, onu elleriyle birbirlerinin omuzuna veya beline sıkı sıkı tutunarak bir halka oluştururlar, o kadar genç de bunların omuzlarına atlayarak ikinci bir halka oluştururlar. Yukarıdakilerin iki ayağı, iki ayrı insanın omuzuna basmış olur. Alttakiler yavaş yavaş halkayı bozmadan yürümeye başlarlar, bir taraftan da hep bir ağızdan köy türküleri söylerler. Yerde elerinde çubuklar olan birkaç kişi, kalenin düzgün yürümesi için alttakilerin ve üsttekilerin kalçalarına çubuklarla vururlar. Kale bazen çabuk yıkılır, bazen de on beş yirmi adım yürümüş olur. Bu oyun çok görkemlidir. Bundan sonraki kısım da oldukça eğlencelidir. Kaleden ilk kim düşmüşse yakalanarak yere yatırılır, topuğuna bir urgan bağlanır. Urganın bir yanı uzun, bir yanı kısa olur. Uzun olan ipin ucundan düşenin altında durmuş olan tutar ve yerde yatanı korumaya, kısa yanını yakalayabilen yerdekini sürüklemeye çalışır. Bekçi olan ona yetişir ve tepmeyi başarırsa bu kez tepilen kişi yere yatırılır, aynı biçimde onu sürüklemek isteyenlerle sürükletmemek isteyen arasında için mücadele verilir. Sürükleme işi, avlunun ucunda ve caminin dibindeki çeşmeye ve onun aktığı gölete kadar sürer, burada sürüklenen adamakıllı ıslatılır. Son zamanlarda ilk o düştü diye Hatiboğlu Veli’yi yakalayıp yere yatırmak ve sürükleyip ıslatmak âdet olmuştu. Saf ve temiz kalpli olan Veli de buna itiraz etmez, belki de köy geleneğinde böyle demirbaş bir yeri bulunmasından zevk alırdı. Gerek halka olup bayramlaşmak, gerek börek kapma, kale kale eğlencelerinin ne zaman gelenek haline geldiğini kimse bilmiyor. Bazı bayramlarda burada güreş de tutulurdu. Bu gelenekler, 1970’li yıllardan sonra tavsadı. Börek kapma ve kale kale, hele ıslatmadan vazgeçildi. Yalnız el öpme kaldı. Biz bazı arkadaşlar, köydeki bu geleneklerin yaşatılması için onların yeniden yapılmasına çalıştıysak da bunlar birer deneme olarak kaldı ve sürdürülemedi… Camideki töreni bitirip dağıldıktan sonra sıra evlerdeki kadınlarla bayramlaşmaya gelir. Erkekler, kendi evlerindeki kadınlarla bayramlaştıktan ve sabah kahvaltısını yaptıktan sonra mahalleye çıkar. Bazen kapıdan bayramlaşılır, bazen içeri girip biraz oturulur, camiye gelememiş olan erkeklerin ve yaşlılarından başlayıp kadınların elleri öpülerek bayramlaşılır. Onlar da el öpenlerine genellikle bir ikramda bulunurlar. İkram edilen şey geleneksel olarak un helvasıydı. Geceden pekmezle kavrulan un top top helva yapılır, bu helva dilimlenerek ikram edilirdi. 1970’li yıllarda köylünün alım gücü arttığında onun yanında ve onunla birlikte şeker, baklava, çikolata, börek gibi şeyler de ikram edilmeye başlandı. Her evin bu konuda bir hazırlığı bulunur. (Daha sonraki yıllarda biz köye bayrama gidememişsek, annem Ankara’lara bir gelenle bize o un helvasından birkaç top gönderirdi. Ben onunla çocukluğumun damak zevkine kavuşurdum) Köylü kadınlar da mahalledeki bu bayramlaşmaya gezerek katılırlar, Havzabularının, Eminabularanın, Ayşabularının ellerini öperler. İlk günkü bayramlaşma bittikten sonra yaşlılar da birbirlerine giderler. Diğer mahallelerde, hatta yakın köylerde olan akrabaların yanına gidilir. Yaz günleri iş güç vaktidir. Tarla-tapan işleri bekletmeye gelmez. Bayram günleri bile, hele bayram fındık toplama zamanına rast gelmişse öğleden sonra bile işe gidilir. Köylülerin bayrama hazırlık olsun diye, belki bir çift çoraptan başka giysi aldıklarını hatırlamıyorum. Kuşkusuz, temiz ve yeni olan neleri varsa onları giyerlerdi, anneler, üstümüze çeki düzen verirlerdi. ama birbirlerine gösterecekleri başka bir şey için hazırlık yapmazlardı. Düğün, bayram

Evlenmelerin bir kısmı, aşağıda başka bir bölümde anlatacağım gibi kız kaçırma ve kızın kaçması yoluyla oluyordu. Kaçırılmış kızların sayısı ne kadar çoktur! Bir kız gelinlik çağa gelince, onu sağdan soldan isteyenler bulunur. Çok yerden istenen kız için — Evin önünde at bokundan geçilmiyor, denirdi. Demek ki, kız istemeye atla gelinirdi. Ata binmek, atı olmak, az çok bir statü işaretiydi. Kız evi, veresileri de olsa, nazlanır, hemen “he” demez: — Büyüklerimize bir danışalım, derlerdi. Bu arada kıza danıştıkları da kesindir. Ancak kız istemediği halde, ona bu evliliği yapması için ısrarlar, hatta baskılar olduğu da biliniyor. Kızın gönlü yoksa bunu açıklıkla söyler, varsa: — Büyüklerim bilir veya anam babam bilir, ben ne söyleyeyim, derdi. İş olmuşsa, “kesim” kesilirdi. Kesim, erkek tarafının kıza ne yapacağının pazarlıkla belirlenmesidir. Şöyle bir liste düşünebiliriz: Altı kat yatak, bir beşibirlik, üç bilezik, bir dikiş makinesi... Yatak odası, oturma odası takımı yaptırmak henüz adetten değildir. Düğün genellikle fındık zamanı yapılırdı. Birkaç gün önceden bütün köye ve bazen komşu köylere veya uzaktaki akrabalara “düğüne söylenir”di. Düğün davetiyesi dağıtma işi henüz başlamamıştı. Komşu veya akrabalardan biri, ev ev gezerek şeker dağıtıp düğüne söylerdi. Dağıtılması adet olan en eski şeker, ortası delikli, renkli bir şeker olmalıdır. Sonra bunların yerini akide şekeri aldı. Köyün muhtar başta olmak üzere hatırlı bazı kişilerine bir horoz, orta kademedekilere börek götürülürdü. Düğün üç gündür. Birinci gün, köyün ileri gelenleri bir yemekle düğünü başlatırlardı. O gün oğlan evinden kız evine “Seysana” götürülürdü. Yatak, sandık gibi eşya atlara yüklenip kız evinin yolu tutulurdu. Böylece bu eşyanın artık kızın malı olduğu belgelenmiş olurdu. Bu eşya ertesi gün oğlan evine geri getirilecektir. Aynı gün, akşamı kız evi de damat evine “damat bohçası” gönderir. Bohçada damadın düğünde giyecekleri vardır. Oğlan evi de kız evine gelin bohçası gönderirdi. İçinde kına, şeker, helva gibi şeyler bulunur. Akşam kadınlar gelinin evinde kına gecesi yaparlardı. İkinci gün erkek düğünüdür. Köyün bütün erkekleri düğün sahibinin gösterdiği eve yakın yerde toplanırlardı. Eğer bu bir zengin düğünü ise davul zurna dünden beri çalmaktadır. Hatırlı biri düğüne geliyorsa, davulcu ve zurnacı,bazen bunların iki, hatta üç çifti, onun ayağına gider, karşılardı. Herkes bölük bölük sofraya çağrılır, yemek yemeyen kimsenin kalmamasına dikkat edilirdi. Eskilerde, bir kadın böyle bir düğüne gitmiş, Geri dönerken, bir yandan da: — Adı büyük götü kovuk! diye söyleniyormuş. Meğer, ona yemek vermeyi unutmuşlar! Keşkek, düğün yemeğinin temelidir. Yanında mısır çorbası, lahana dolması, pilav, fasulye çorbası, sütlaç, börek, herhalde et yemeği bulunur. Böyle sekiz on çeşit yemek, çanak veya sahanlarla sofraya konur, birlikte kaşıklanırdı. Sofralarda yemekten önce herkese bir ibrikle leğen tutulması adettendi. Yemekten sonra da aynı şey yapılırdı. Bazı düğünlerde, güreş de yaptırılırdı. “Deste”ler “ayak” denen çocuk grubundan başlar, orta, baş altı ve başpehlivanlığa kadar yükselirdi. Çevrenin namlı başpehlivanları vardı. Nerdeyse başka hiçbir eğlenceleri olmayan köylüler, bu pehlivanların güreşini baştan sona ilgiyle izlerler, bunlar hakkında hükümler yürütürlerdi. Düğün meydanının yanında uzun bir sırığın ucunda renkli bezler sallanırdı. Bunlar, yenenler arasında paylaştırılırdı. Neden bez? Bu herhalde, dokuma ürünlerinin kıt olduğu çok eski devirlerden kalma bir gelenekti. Askıları havada dalgalanan sırığı, omuzlayıp gelmek, o köye şan verirdi. İkindi üzeri, yeni giysiler içinde damat, kendinden küçük bir “Sağdıç”la meydana getirilir, bunlar, önlerine bakarak bir dastarın üzerine diz çökerlerdi. Sıra bunlar için para toplanmasına gelmiştir. Tellal mutlaka Altıgat Hasan’dır. Çünkü sesi sıtma görmemiştir. Herkes ortaya yaklaşarak elindeki parayı tellalın eline sıkıştırır, o da bunu sağdıçla damadın önüne atarak kimden olduğunu örneğin şu kalıp cümle içinde bağırarak söylerdi: — Sarıkadıoğlu Erol’dan hediye! Hediye’nin kaç para olduğu söylenmezdi ama, ortaya atıldığında yakınlarda bulunanlar bunu görürlerdi. Tabii, herkesin hediyesi, mali durumuyla orantılı olurdu. Sonra bir dua okunurdu. Yerdeki paralar bir mendile doldurularak damadın cebine konurdu. Ben çocukluğumda bu toplanan paraya, herhalde diğer bütün köylüler gibi imrenerek bakmışımdır. Ne kadar çok para idi bu böyle! Başka zaman bunları bir arada görmek mümkün olmazdı. Damat ve sağdıç, oradaki büyüklerin ellerini öpmeye davranırlar ama genellikle: — Affettik, affettik! sesleri üzerine, zaman alacak bu işten vazgeçilirdi. Sıra, gelin almaya gelmiştir. Atı olanlar atlarla, olmayanlar yaya yürüyerek gelin evine giderler. Kadınlar atlardadır ve çarşaflıdır. Gelin uzak bir köyden gelecekse gelin alıcılar erkenden gitmişlerdir. Burada gelenlere bir yemek verilir. Çocuklar, çeyiz sandıklarının üzerine otururlar ve bir bahşiş almadan kalkmazlar. Gelinin yatakları, yorganları nesi varsa hayvanlara yüklenir ve damat evinin yolu tutulur. Gelinin başındaki renkli, ince bir bez yüzünü de örtmektedir. Zavallı kız, gülüyor mu, ağlıyor mu dışarıdan görülmez. Ama o, herkesi görebilmektedir. Dikkatler onun üzerindedir. Gelin, bütün bu topluluğun şimdi en nadide yıldızıdır. Bütün bu törenler onun için yapılmaktadır. İkide bir incecik bir ip veya dal parçasıyla yol kesilir. Yol kesenlere para verilerek yola devam edilir.bazen de gelinin atının başını tutan kardeşi veya yakını atı durdurarak: — Atın ayağı bağlandı, der. O da bahşişini alır ve atın ayağı “çözülür”. Düğüncüler gelini, geldikleri yoldan götürmezler, mutlaka başka bir yoldan giderler. Bunun nedeni, biri yola bir sihir koymuşsa onu işlemez hale getirmektir. Gelini, evin kapısında karşılarlar. Herkes oraya birikmiştir. Pencereden gelinin başına fındık, ceviz ve ufak para serpilir. Çocuklar bunları kapışırlar. Sonra onu özenle attan indirirler. Kapıdan girerken eline bir kepçe verirler ki iyi aşçılık yapsın, kucağına bir küçük çocuk verirler ki, doğurgan olsun. Eve, yeni bir işgücü, bir doğurucu, bir aşçı gelmiştir. Bu, ev için büyük bir mutluluktur. Gelin evinde ise neredeyse yas vardır. Anası, babası üzgün görünür. Besleyip büyüttükleri yavrularından ayrılmışlar, evlerinden bir can eksilmiştir ama “Ne yaparsın ki Allah’ın emri böyle”dir. Herkes: — Allah mesut etsin! dileğinde bulunur. Gece köyün delikanlıları damadı gerdek odasına uğurlarken (Nedendir bilinmez) sırtını yumruklarlar. Ertesi gün duvak düğünü yapılır. Köyün kadınları, ellerinde genellikle mutfak kap kaçağından oluşan bir hediye ile gelin evinin yolunu tutarlar. Dışarıda, hava yağmurlu ise elverişli bir evin salonunda oynarlar, kurtlarını dökerler. Uzaktan gelmiş ise gelini de ilk kez görmüş olurlar. Gelinin avcunu buğdayla doldurup oyuna kaldırırlar. Gelin buğdayı saça savura oynar. Herhalde bu bereket isteme davranışıdır. Gelenek işte! Savrulanın şimdilerde fındık olması gerekir… Düğünlere ilişkin daha bir yığın ayrıntı sıralamak mümkündür.

Köylüler için ikinci bir eğlence vesilesi olan bayramlara gelince: Aynı camide Ramazan ve Kurban bayramları olmak üzere yılda iki bayram namazı kılınır ve bayram kutlamaları yapılır. 25-30 yıl öncesine kadar namazdan sonra caminin avlusunda bazı kişilerin evlerinden tepsiler içinde getirip yere koyduğu böreklerin çevresinde toplanılırdı. Yalnız, böreklerden biri özel olarak bir oyun için getirilmiş olurdu. Bu böreği, köylülerde birisi alır kaçardı. Bazıları onun peşine düşer, elinden böreği kapmaya ve yemeye çalışırdı. Bu iş bitince şimdi de devam etmekte olan tören uygulamasına göre, sıra el öpmeye gelir. Köyün en yaşlısı ceviz ağacının dibinde durur, yaşı ondan sonra gelen ilk duranın elini sıkarak yanına dikilir. Bu böyle devam eder, çocuklara varıncaya kadar bütün köylüler, avluda akıp giden bir halka oluştururlar. Büyüklerimizin eli öpülür. Bu öpmelerden bazı insanların ellerinin sırtı ıslanır. Bir kısmı da nereden öğrenmişlerse ellerini öptürmezler. Bu bayramlaşma sırasında durup iki kelime konuşacak bir zaman aralığı olmaz, yalnızca “Sen kimin oğlusun?” gibi bir soru sorulup yanıtı alınır. El öpenler bunda yeterli hızı gösteremezse sırada boşluk doğar. En başta durmak, her halde pek istenen bir şey de değildir, çünkü ölüm sırasının da ona geldiğine işaret eder bu! İlk başlardaki yaşlıların kaderlerine razı olan bir tedirginlik duydukları hissedilir.

Köyün erkekleri, yalnız bu biçimde bayramlaşmayı yeterli görürler. El öpme töreninden sonra: — Ala ala heeeey!” diye bir bağırtı duyulur. Bu “Kale kale” yapmaya sıra geldiğini anlatır. Kale Kale şudur: Orta yaşlı erkeklerden sekizi, onu elleriyle birbirlerinin omuzuna veya beline sıkı sıkı tutunarak bir halka oluştururlar, o kadar genç de bunların omuzlarına atlayarak ikinci bir halka oluştururlar. Yukarıdakilerin iki ayağı, iki ayrı insanın omuzuna basmış olur. Alttakiler yavaş yavaş halkayı bozmadan yürümeye başlarlar, bir taraftan da hep bir ağızdan köy türküleri söylerler. Yerde elerinde çubuklar olan birkaç kişi, kalenin düzgün yürümesi için alttakilerin ve üsttekilerin kalçalarına çubuklarla vururlar. Kale bazen çabuk yıkılır, bazen de on beş yirmi adım yürümüş olur. Bu oyun çok görkemlidir. Bundan sonraki kısım da oldukça eğlencelidir. Kaleden ilk kim düşmüşse yakalanarak yere yatırılır, topuğuna bir urgan bağlanır. Urganın bir yanı uzun, bir yanı kısa olur. Uzun olan ipin ucundan düşenin altında durmuş olan tutar ve yerde yatanı korumaya, kısa yanını yakalayabilen yerdekini sürüklemeye çalışır. Bekçi olan ona yetişir ve tepmeyi başarırsa bu kez tepilen kişi yere yatırılır, aynı biçimde onu sürüklemek isteyenlerle sürükletmemek isteyen arasında için mücadele verilir. Sürükleme işi, avlunun ucunda ve caminin dibindeki çeşmeye ve onun aktığı gölete kadar sürer, burada sürüklenen adamakıllı ıslatılır. Son zamanlarda ilk o düştü diye Hatiboğlu Veli’yi yakalayıp yere yatırmak ve sürükleyip ıslatmak âdet olmuştu. Saf ve temiz kalpli olan Veli de buna itiraz etmez, belki de köy geleneğinde böyle demirbaş bir yeri bulunmasından zevk alırdı. Gerek halka olup bayramlaşmak, gerek börek kapma, kale kale eğlencelerinin ne zaman gelenek haline geldiğini kimse bilmiyor. Bazı bayramlarda burada güreş de tutulurdu. Bu gelenekler, 1970’li yıllardan sonra tavsadı. Börek kapma ve kale kale, hele ıslatmadan vazgeçildi. Yalnız el öpme kaldı. Biz bazı arkadaşlar, köydeki bu geleneklerin yaşatılması için onların yeniden yapılmasına çalıştıysak da bunlar birer deneme olarak kaldı ve sürdürülemedi… Camideki töreni bitirip dağıldıktan sonra sıra evlerdeki kadınlarla bayramlaşmaya gelir. Erkekler, kendi evlerindeki kadınlarla bayramlaştıktan ve sabah kahvaltısını yaptıktan sonra mahalleye çıkar. Bazen kapıdan bayramlaşılır, bazen içeri girip biraz oturulur, camiye gelememiş olan erkeklerin ve yaşlılarından başlayıp kadınların elleri öpülerek bayramlaşılır. Onlar da el öpenlerine genellikle bir ikramda bulunurlar. İkram edilen şey geleneksel olarak un helvasıydı. Geceden pekmezle kavrulan un top top helva yapılır, bu helva dilimlenerek ikram edilirdi. 1970’li yıllarda köylünün alım gücü arttığında onun yanında ve onunla birlikte şeker, baklava, çikolata, börek gibi şeyler de ikram edilmeye başlandı. Her evin bu konuda bir hazırlığı bulunur. (Daha sonraki yıllarda biz köye bayrama gidememişsek, annem Ankara’lara bir gelenle bize o un helvasından birkaç top gönderirdi. Ben onunla çocukluğumun damak zevkine kavuşurdum) Köylü kadınlar da mahalledeki bu bayramlaşmaya gezerek katılırlar, Havzabularının, Eminabularanın, Ayşabularının ellerini öperler. İlk günkü bayramlaşma bittikten sonra yaşlılar da birbirlerine giderler. Diğer mahallelerde, hatta yakın köylerde olan akrabaların yanına gidilir. Yaz günleri iş güç vaktidir. Tarla-tapan işleri bekletmeye gelmez. Bayram günleri bile, hele bayram fındık toplama zamanına rast gelmişse öğleden sonra bile işe gidilir. Köylülerin bayrama hazırlık olsun diye, belki bir çift çoraptan başka giysi aldıklarını hatırlamıyorum. Kuşkusuz, temiz ve yeni olan neleri varsa onları giyerlerdi, anneler, üstümüze çeki düzen verirlerdi. ama birbirlerine gösterecekleri başka bir şey için hazırlık yapmazlardı."

Coğrafya[değiştir | kaynağı değiştir]

Ordu iline 82 km, Fatsa ilçesine 30 km uzaklıktadır.

İklim[değiştir | kaynağı değiştir]

Köyün iklimi, Karadeniz iklimi etki alanı içerisindedir.

Nüfus[değiştir | kaynağı değiştir]

Yıllara göre köy nüfus verileri
2007 226
2000 986
1997 900

Ekonomi[değiştir | kaynağı değiştir]

Köyün ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır.

Altyapı bilgileri[değiştir | kaynağı değiştir]

Köyde, biri Sarıhan mahallesi, diğeri Kuzmeri mahallesinde iki okul vardır ve bunlar ilk beş sınıfı okutmaktadırlar. İlköğretim ikinci kademe öğrencileri ise İslamdağ'ın Çatak İlköğretim Okulu'na taşınmaktadır. Köyün bazı mahallelerinde içme suyu şebekesi vardır fakat kanalizasyon şebekesi yoktur. PTT şubesi ve PTT acentesi yoktur. Sağlık ocağı ve sağlık evi yoktur. Köye ulaşımı sağlayan yol asfalt olup köyde elektrik ve sabit telefon şebekesi vardır. Köye Mart 2007'de bir tarım teknisyeni de atanmıştır.

Dış bağlantılar[değiştir | kaynağı değiştir]