Çayören, Divriği

Vikipedi, özgür ansiklopedi
Atla: kullan, ara
{{{resmi_ad}}}
Sivas
Sivas
Ülke Türkiye Türkiye
Coğrafi bölge İç Anadolu Bölgesi
İl Sivas
İlçe Divriği
Yönetim
 - Tür Köy muhtarı
Nüfus (2000)[1]
 - Toplam 115
Zaman dilimi DAZD (+2)
 - Yaz (YSU) DAYZD (+3)
İl alan kodu 346
İl plaka kodu 58
Posta kodu 58300
Website: [2]

Çayören, Sivas ilinin Divriği ilçesine bağlı bir köydür.

Ön Bilgi: Divriği - Çayören Köyü hakkında yazılan bu makale Dr. Sadık Top tarafından hazırlanan bir "deneme"dir.

Köyün Adı Çayören Köyü'nün önceki adı 'Pütge'dir [2] ; ne anlama geldiği, kimler tarafından konulduğu bilinmiyor. 1970'den sonra adı devlet tarafından "Çayören" olarak değiştirilmiştir. Bu adın konulmasında herhalde köyün akarsuları esin kaynağı olmuştur. Köyün güney, kuzey ve doğusundan akan 3 deresi vardır, üçü de köyün hemen altında birleşir, oluşan büyük dere (ulu dere) Divriği'ye kadar olan yolda başka derelerle, çaylarla birleşerek Divriği'de Fırat Nehri'nin kollarından biri olan ‘Çaltı Çayı’na karışır. Büyük olasılıkla, bu üç dere, bayanların -3 dala ayrılmış- saç örgülerine benzetilerek "Çayören" adı verilmiştir. O yıllarda köyün yaşlıları ‘Pütge’ adını kullanmakta ısrar etseler de, yeni nesiller 'Çayören' adını -köyün coğrafyasını tanımlayan en iyi ad olduğunu görerek- hemen benimsemişlerdir. Hatta, bir üniversite öğretim üyesi soyadını, mahkeme kararıyla 'Çayören' olarak değiştirmiştir.


Konu başlıkları

[değiştir] Tarihi

Türkiye'de hemen her köy gibi, yazılı kaynaklar olmadığından, Çayören Köyü'nün de Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından önceki tarihi hakkında kesin bir şey söylenemez. Köyde Cumhuriyet dönemine kadar okur-yazar sayısı- yok denecek kadar- azdır. Bilenler de Arap alfabesi ile yazılmış "Eski Türkçe" (Osmanlı Türkçesi) denilen yazıyı biliyorlardı. Bu nedenle, köyde Kuran okuyanların sayısı günümüze göre daha çoktu. 1930’lu yılların başında, askerde Latin alfabesi ile okuma yazma öğretilmiş ve çavuş yapılmış Çayören köylülerinden biri terhis olup köye geldiğinde, devlet tarafından Eğitmen olarak görevlendirilmiş ve 7-15 yaş grubundaki kız ve erkek çocuklara Latin Alfabesi ile okuma-yazma öğretmiştir. Çayören’e 1938’de bahçesi, iş alanı, kapalı oyun salonu, öğretmen lojmanı, kız ve erkek tuvaletleri olan taş ve kiremit kullanılarak büyük bir ilkokul yapılmıştır. Yine de, 1960’lı yıllara kadar okur-yazar oranı çok yüksek değildi. Sonuç olarak, köyün kuruluşu, kültürü, etnik kökeni gibi tanımlayıcı özelliklerinin yazıldığı kaynaklar yoktur. Çünkü, Cumhuriyet dönemine kadar toplumsal hatırlama yazı araçlarıyla olmamıştır. Oysa yazı, toplumsal belleğin oluşmasında, yeni nesillere aktarılmasında ve böylece bir hatırlatma ve geçmişle iletişim kurma aracıdır. Böyle bir geçmişin sonucu olarak, bugün Çayören köylüleri hatırlayamıyor, geçmişle bağları kesin kaynaklara dayanarak kuramıyorlar. Kurdukları bağlar-sözlü kültürün doğası gereği- daha çok dini bilgi ya da efsanelerle oluyor. Örneğin, değil Çayören Köyü'ne, Anadolu'nun herhangi bir yerine geldiğine dair hiçbir tarihi belge olmayan Ali'nin kılıcının Gatırlı dağının zirvesi Düşek'te, atının ayak izlerinin ise Alıbaba tepesindeki yassı bir taşta bulunduğu anlatılır:Yezitler Şah-ı Merdan Ali'nin peşinden gelmektedirler, bindiği at, Eyerli dağından Alıbaba'ya oradan da Düşek'e atlayarak Şah-ı Merdan'ı yezitlerden kurtarır. Eyerli ile Alıbaba arasında yaklaşık 2 Km, Alıbaba ile Düşek arasında ise yaklaşık 7-8 Km'lik mesafe vardır. Eyerli, Alıbaba ve Gatırlı dağları kutsaldır; ziyaret edilirek ve adaklar adanarak dileklerde bulunulur. Doğuştan Tanrı vergisi kutsallıkları olan ve bu nedenle de Alevi inancının en üst manevi makamlarını oluşturan Dedelik ve Babalık mevkiinde olanların kerametleri ile gösterdikleri mucizeler de bu türden hikayelerdir. Örneğin, 10 kişinin kaldıramadığı en az 2 ton ağırlığındaki selvi ağacının üzerine Dede oturunca ağaç sadece 2 kişi tarafından kolayca kaldırılır. Bu hikayelerde de görüldüğü gibi, gerçeğin yerini masal, haberin yerini hurafe ve tarihin yerini mitoloji almıştır. Bu türden bir hikayeyi dinleyenlerden birinin, bir an kararsızlığı/inanmamazlık hali, nakledecinin ve orada bulunan diğer dinleyicilerin kızgınlıklarına neden olur ve bu kızgınlık hali yüzlerine yansır; yüzleri kızarır, kuşkuyla karışık nefret duygularıyla bakarlar. Bu, sözlü kültürün biçimlendirdiği toplumsal belleğin yansımasıdır. Yaşanılan gerçek hayat ile efsanenin iç içe geçtiği bu tür anlatılar, tüm olumsuzluklarına karşın, Çayören köylülerinin inançlarına ait çok dikkat çekici ayrıntılar da nakletmektedirler. Hem Eyerli, hem de Gatırlı dağları köyün en yüksek dağlarıdır ve Ziyaret'tirler. Yüksek dağların kutsallığı Orta Asya göçebe boylarının dini olan Şamanlığın kalıntısıdır. Bu da Çayören köylülerinin dini inançlarında hem eski göçebe yaşamın inanç kalıntılarının, hem de İslam'ın Şii mezhebinden, özellikle de onun Batınilik yorumdan bazı öğelerin olduğunu gösterir. Sonuç olarak, Çayören Köyü'nün Cumhuriyet öncesi tarihi hakkında yazılı bir belgenin olup olmadığı bilinmiyor. Bu nedenle,köy halkının dili, dinsel-inançsal ritüelleri, kurban, ölüm, düğün, vb gelenekleri, kadın ve erkeğin toplumsal konumu(statüsü)gibi bazı karakteristik özelliklerinden hareketle etnik kökeni, tarihi ve kültürü hakkında bazı öngörülerde bulunulabilinir. Bu özelliklere bakıldığında, Çayören köylülerinin, Orhun Abideleri'nden Bilge Kağan Anıtı'nda geçen "Türk Kara Kamag Budun: Türk Kara Kemik Budun"[1] (ya da kısaca Türk Kara Budun),Dede Korkut hikayelerinde sözü edilen "Karacık Çoban" veya "Karaca Çoban"[2] (zavallı kara çoban: kara/avam halk) ile Moğol göçebe yaşantısını inceleyen eserlerde betimlenen "Unagan Boğol"[3]( bağımlı boylar), Haraçu Boğol (adi köle); Bo’ol Nekun (köle ve hizmetçiler);Xaracu veya Xaracud [4](Avam) ile benzer bir tarihe ve kültüre sahip oldukları görülüyor.


[değiştir] Kültür

TÜRKMEN kültür gelenek ve görenekleri yaşanmaktadır.


Dil

Halkının anadili Türkçe'dir,İstanbul lehçesinden bazı farklılıkları vardır.Örneğin, İstanbul lehçesinde kalın sessiz harfle ince sessiz harfin birlikte kullanıldığı bazı kelimelerde sessizlerin ikisi de ya kalın veya ince sessiz olur. Örneğin, ateş: ataş, elma:alma, beraber: barabar, düşman:duşman, biçare: beçere, Gülay:Güley,taze: teze, Ahir-i:Ahırı, Lastik;Lestik , sahip: sahap, sanki; sankı olarak söylenir. Fakat bazı kelimelerde de bunun tam tersi görülür. Örneğin, İstanbul lehçesindeki Tamay;Tamey, Canay;Caney, kolay; goley şeklinde söylenir. İstanbul lehçesinde (K) harfi ile başlayan kelimelerin çoğu (G) ile başlatılır; koç:goç, karga:garga, kar:gar, kara:gara, kemik:gemük, kiler; gilar, katır:gatır, kazma: gazma, kurt; gurt,vb. (S) ile başlayan bazı kelimeler, (Z) ile başlatılır. Örneğin, soba: zoba, sopa: zopa,vb. Buna karşın, çapa, yama, boru, kömür,kürek,vb birçok sözcük hiçbir değişikliğe uğratılmadan söylenir. Köyün dilinde (ğ)yerine çoğu kez (g), bazan da (y) kullanılır. Örneğin, düğen; dügen, yediğimiz; yedügümüz, öğlen;öylen, şeklinde söylenir. Bazı kelimelerde (g) ile (k) kaynamış gibidir, örneğin, 'soku', 'so(g)ku' şeklinde söylenir; bazı kelimelerde de (g) ile (h) kaynamış gibidir. Örneğin uşak:uşag(h); ok: ohg şeklinde söylenir. Bazı sözcüklerin başına (I) eklenir, Örneğin rahmet; ırahmat,rahvan; ırafan,rakı; ırakgı, lazım; ilazım, vb. "Türkler , 'r' ve 'l' harflerinin başına bir sesli getirerek söylüyorlar, i-recep,ı-rıza, i-lazım örneklerini biliyoruz” (Prof. Dr. Yalçın Küçük: Tekeliyet-2, s: 268, dip not). Bazı kelimlerde harfler yer değiştirir: ömrü; örmü, ekşi; eşki (veya eşgi),vb. Bazı kelimelerde ise bazı harfler atılır, yerlerine başka harfler kullanılır. Örneğin, Bismillah; Mismillah, külfet; küflet, çene; çeye, alnı; annı; anlının şakı; annının çatı, naylon; laylon,nöbet:löbet kirpi; dirpi, pişirmek; büşürmek, pınar; puar, musahip; miseyip, sulamak: suvarmak, eldiven; elduvan, vb. Bunlar gibi başka farklılıklar da vardır, örneğin İstanbul lehçesindeki (-yorum) eki yerine (-yim ) eki kullanılır; geli-yorum;geli-yim, gidi-yorum;gedi-yim, sevi-yorum;sevi-yüm, çalışı-yorum;çalışı-yım şeklinde söylenir. Çayören'de erkek hayvanı niteleyen zamire eklenen -sak/sek eki dişi hayvanlardaki cinsel isteği (cinsel kızışmayı) belirtir. Örneğin, Teke-sek: keçinin teke ile, buga-sak ineğin boğa ile, gos-sak, (koç-sak)koyunun koç ile, aygır-sak kısrağın aygır ile çiftleşmek istediğini belirtir. Buna karşın cinsel kızışma halindeki dişi eşeğe dalap denir.

Çayören'de Günlük Yaşamda Kullanılan Bazı Sözcükler:

Ağıl:Yaylada taş, çamur, çalı çırpı kullanılarak derme çatma yapılan tek gözlü ev. Agırlıgh: Toprağın 1–2 M derinindeki su kaynağının çevresinde oluşturduğu bataklık. Ah(g)bun: Hayvan gübresi.Al: Kırmızı. Alaçu(g)h:Bahçede-bostanda tahta parçaları, çalı çırpı kullanılarak yapılan barınak. Alaf: Hayvanların kışın yemeleri için stoklanmış saman, yonca, çayır otu, çaşur, keven, vb yemlerin tümü. Anu(g)h :Kekik. Arholuç: Kadınlar sırtlarında ot, kes, odun gibi hem ağır hem de yaralayıcı ağır yükler taşırlar. Belleri ile yük arasına kalın bir paçavra korlar, buna arholuç denir. Arus: Ekin ekilmeyen veya ekin ekilmesine uygun olmayan yer. Aruh(g) dadı: Güneşte uzun süre kalan yiyeceklerdeki bozulmuş tat. Arvencin: Deriden yapılmış kırmızı renkli torba; kuzu veya gıdık kesildiği zaman derileri bütün olarak çıkarılır, bir teşt içinde su, kül, kızılkavak ağacının kabuğu ve naneden yapılmış bir karışım içine batırılarak üzerine taşlar konur ve günlerce bekletilir. Çıkarıldıktan sonra yıkanır ve kurutulur. İçine su konularak sızdırıp sızdırmadığına bakılır. Uzun mesafelerde içine süt, yoğurt ve ayran konularak taşınır. Arvencine eşür de denilir. Ayakgıltı: Ayakucu. Belleme: Keçeden yapılmış çultar. Barhaç: Bakırdan yapılmış, saplı, içi kalaylı su, süt, ayran, yoğurt taşımaya yarayan kap. Ber: Yaylada koyunların sırayla sağıldığı yer; sağılan koyunu sağılmayanlardan ayırabilmek için koyunlar yüksekliği 1,5–2 M, aralarında 3–4 M mesafe olan taşlarla rasgele örülmüş iki duvarın arasına sırayla alınır, sağılır ve ayrı bir yerde toplanırlar. Berci: Koyunları sağan kadın. Berete: Hayvan ölüsü, leş. Berge: Kayısı. Bisou: Havadaki nenim gece donarak ağaç dallarında kar-buz görünümü alması; ağaçlar çiçek açmış gibi görünürler, yerler cam gibi parlar. Kışın çok soğuk gecelerde meydana gelir. Bıldık:Patates.Bıldır:Geçen yıl.Bibi:Hala.Burma: Bükülmüş çayır otu. Busunmak:Sığınmak.Buymak:Çok üşümek, donmak. Bügelek: Bir cins yaban arısı, özellikle kara sığırlara tebelleş olur. Bügelek tutmuş hayvanlar kendilerini taştan kayadan atarak ölebilir veya sakatlanabilirler. Cılgı: Bir insanın yürüyebileceği kadar dar yol, patika. Cortlan: derenin deri yeri, derinliği olan bataklık. Çağa: Bebek, küçük çocuk. Çagıldagh: Koyun ve keçilerin kuyruk veya karın bölgelerindeki yünlerine yapışıp kuruyan kendi dışkıları. Çat: Dağların en sarp yamaçları. Çağşamış: gevşemiş,laçkalaşmış. Çağşak: Süreki heyelan olan yer. Çebiş: Bir yaşındaki dişi keçi. Çelemcük: Hardal (Brassica rapa) bitkisi.Çıngı:Kıvılcım.Cırlamak: İşemek. Çigit: Kayısı çekirdeğinin içi, tohumu.Çimmek: Yıkanmak.Çir: Kayısı, elma, armut, erik kurusu.Çire Gah(g) da denir: Çolugh: Büyükbaş hayvanları kuruna bağlamak için kullanılan, ince ağaç dalları U şeklinde bükülerek yapılmış araç. Çunmak: Başkasına imrenmek. Çüt: Çift. Çultar: Atın sırtına örtülen çul parçası. Dadanmak: Bir yere davet edilmeden ve sürekli giderek bıktırmak. Dapınma: Oturduğu yerde sürekli uyuyup-uyanma hali. Dekmük: Tekme. Dehre: Uç tarafı sivri ve içe bükülmüş satır. Dıhmagh:Tıkış tıkış doldurmak, (argoda s..mek). Dıgaskan: Yenidoğum yapmış kadın. Divana: Aptal, Zekâ özürlü. Dodarmah(g): Dudaklarını bükerek ağmaya hazır hale gelmek. Düge: Bir yaşından büyük henüz yavrulamamış dişi öküz, inek olabilmesi için yavrulaması gerekir. Doğnuk: Bir ucu diğerine göre biraz daha uzunca ve meşe veya alıç gibi sert aşa ağaçtan yapılmış iki parmak kalınlığında 15–20 cm uzunluğunda özel bir alet. Kısa ucuna bir kertik açılarak kolan, örken veya kendir bağlanır; yük taşımacılığında kullanılır. Duva(g)h: Ekmek pişirirken üzerinde hamur açılan dikdörtgen şeklinde, yerden yüksekliği 25–30 cm olan bir masa. Ebe: Babaanne ve anneanne. Ebügo: Ebe (Moğollarda kabilenin her üyesi kendini ortak bir atadan inmiş sayar, bu ata ebüge’dir)Eke: Deneyimli, bilmiş, ükela. Egiş: Ekmek pişirirken hamuru kesmeye yarayan küçük sapı olan yekpare metalden yapılmış üçgen şeklinde ve el büyüklüğünde bir alet. Ekdi: Görgüsüz. Ergimat: İki veya üç çatalı olan meşe, alıç, yabani armut ağacı gibi dayanıklı ağaç dallarından yapılmış harmanda kullanılan bir alet. Essik: Aynı seviyede görünen iki yer arasındaki doğal çöküntü. Eşür: Oğlak derisinden yapılan ve içine ayran konulan tulum, arvencin de delir.Eten:Yavru doğduktan sonra ardından eş (son) düşer, buna eten denir. Eten genellikle toprağa gömülür, ya da derelerde suya verilir. Evlek: Çiftçi öküzlerle çift sürerken, kendisinin belirlediği bir zaman aralığında süreceği yeri bir hat ile ayırır, buna evlek denir. Eyenk: Karasaba'nın toprağı yaran kısmı. Eydemürü: Karasabının toprağı yaran kısmınına, yani eyenk'e, geçirilen ucu sivri özel demir. Farıma: Herhangi bir şey için eskiden duyulan heyecanın/isteğin artık duyulmaması hali. Fısındırıgh: Değirmende suyun çarka bağlandığı koridor. Fışgı: At, eşek ve katır gübresi. Gakguç: Bir ucu sivriltilmiş küçük sopa parçası, toprağı eşmekte kullanılır. Gamuldur: Düğeni boyunduruktaki halkaya bağlayan bir ucu düğene, diğer ucu boyunduruktaki halkaya bağlı özel yapılmış bir ağaç.Galata Garı(g)h: Bostanda hıyar ve kabak ekimi için toprakta açılan geniş ve yayvan kanallar. Gasplagh: Tahta parçaları, sopalar, uzun odunlar kullanılarak yapılan bahçe-bostan kapısı. Gatı(g)h: Yoğurt. Gatma: Kısa kalın ip. Gavar: Tarlayı sularken ana kanalın değişik yerlerinden açılan kanalcıklar. Gavuşma(g)h: Yetişmek, ulaşmak. Gazel: Dalda iken sararmış yaprak. Gelmacı(gelin bacı):Yenge.Gıcınmak: Bayır bir yede poposunun üstünde kaymak. Gıç: Bacak. Gıdık: Bir yaşından küçük keçi yavrusu (oğlak). Gırgı:Atmaca. Gırmıt: Dağların kovuklarında yetişen yabani bir meyve, temizliği simgeler: gırmıt gibi olmuş denilince o şeyin çok temiz olduğu ifade edilir. Gırnı: Kene. Gıvışlanmak: Kıpraşmak. Gilar: Kiler. Goduk: Uruplagı'nın 1/4'ü. Godur godur etmek: Mırıl mırıl konuşmak. Gunduk: Yumruk. Gol(Kol): Küçük bir dereceğin aktığı yayvan ve dar vadi. Goya: Güya.Göbek: Mantar. Gög: Sebze ve meyvelerin henüz olgunlaşmamış, yeşil hali. Göze: Suyu çok az olan pınar. Guzlama: Koyun, keçi ve ineğin yavrulaması.Gunnama: At, eşek, köpek ve kedinin yavrulaması.Güccük: Uruplagı'nın yarısı (1/2'si). Gümanlı: Gebe kadın.Hag: Sebze ve meyvelerin henüz olgunlaşmamış,yeşil hali. Hal: Kar küremek için tahtadan yapılmış alet. Haloun Yeritme (yürütme):İmdat çağırısı, daha çok Çayören'in komşu köylerle otlak-mera yüzünden çıkan kavgalarında veya köydeki yangınlarda 'haloun' yürütülürdü (Cengiz Han'ın annesi [Hole-un]]ile bir ilintisi var mı acaba?) Har(g)h: Su kanalı. Harar: Kıl ve yünden dokunmuş büyük çuval (bugün Moğolistan’da parlamento’ya Büyük Hural deniyor.) Hatıl: İki taş üzerine örülen bir duvar yaklaşık 2 M yükselince duvarın her iki kıyısından boydan boya yassılaştırılmış 15–20 cm eninde ağaçlar uzatılır ve bunlar merdiven misali kısa ağaçlar çakılarak birbirlerine bağıtlanır, buna hatıl denir. Duvar hatıl üzerine örülmeye devam eder, 2 M sonra yine bir hatıl atılır. Hatılsız taş duvar hemen yıkılır. Havuk: Çok kurumuş ot.Havzul: Baharın ilk haftalarındaki yeni yapraklanan ağaç dalları. Haylamak: Hayvanın arkasına vurarak yürütmek. Haznouç: Mastanın diğer ucundaki üçgen çeklinde küçük metal kürek (spatül), sabana yapışan toprağı sıyırmaya yarar. Heşlenmiş: Bozulmuş, eski özelliklerini kaybetmiş. Hezer bezer kalmak: Çaresiz kalmak, bıkmak, yılmak. Hındık: Sümük. Hırçık: İşe yaramaz, çok eski giysi, kumaş parçası. Hırık: Arkası yırtılmış, kopmuş, eskimiş lastik ayakkabı. Hürülük: Kızıl Şahin. Hon: Ekin deren kişinin hiç ara vermeden dereceği alanı göz kararı belirlemesidir; bu alanın sınırları tarla içindeki bir kaya, bir ağaç, bir çalı yığını gibi görünen objelerle belirlenir. Honcu: Ekin derenlere honcu denir. Hozan: Derilmiş ekin tarlası. Ihdıza: İhtiyaç. Ihı: İşte. İkrah etmek: Nefret etmek. İrebet: Rağbet, prestij. İssi: Sıcak, rutubetli, kapalı ve bunaltıcı hava. Günyagguldu: Şafak vakti. İşevüne gelmek: Yazın koyunların sağılması için köye getirilmesi. İşmar: Göz kırpmak, işaret etmek. Ka!: Ya! Anlamında bir ünlem; kadınlar kullanır (ka anam, böyle de olur mu !?). Kakuç: Çekiç. Karış vermek: Beddua etmek. Kefleme: Tehdit etme. Kehan etmek: Bostanda yetişen yaban otlarının ayıklanması. Kepenek: Kelebek. Kes: Dikenli otların tümü. Kesmük: Harmanda buğday samandan ayrılırken harman makinesinin özel bölümünde toplanan tam ezilmemiş başaklar ile kum ve küçük çakıl taşlarından oluşan karışım, tavuk yemi olarak kullanılır. Keşgür: Tahtadan yapılmış, iki kişi tarafından taş, gübre,vb taşımak için kullanılan araç (teskere).Keyveni: Evde yemekleri pişiren ve düzeni sağlayan kadın.Kıya: Konuşma anında kadınların kullandığı 'arkadaş' anlamında bir ünlem (Kıya, sene deyem ki!). Kom: Ahırda koyunların konulduğu bölüm. Kopmak: koşmak. Kopuç: Sokgu döğmeye yarayan ağaçtan yapılmış başı ve sapı olan, 2-3 Kg ağılığında (T) harfi şeklindeki alet.Korut: Bir yaşındaki erkek keçi. Korzoul: Karasabanın okunu boyunduruğa bağlayan 10-15 cm uzunluğunda, 4-5 cm eninde ağaçtan yapılma yassı çivi. Kos: Gece yatmadan önce evin en dıştaki kapısı(dışkapı)nın arkasına dayanan büyük kalas, kilit görevi görür. Kosou:Yanarken söndürülmüş odun.Koskuz: Köstebek. Kulunk: 5 Kg ağırlığındaki çekiç. Kurt: Kürt. Kurun: Hayvanların yemelerinin konulduğu tahtadan yapılmış, hayvanın ulaşabileceği kadar derinlikte olan kanal.Külbe: Küçük kazma. Küflet: Ev halkı, külfet. Kürelemek: Silip süpürmek. Küreniyinen: Topuyla, tümüyle. (Moğollar geçici olarak konakladıkları yere bugünkü Türkçe'ye kamp olarak çevrilen "küriyen" derlerdi.[18] Kürümek: Küremek. Küren Küren: Fazla fazla. Leyvaz: Fasulye. Log: Yaklaşık 1.5 metre boyunda, 40-50 Kg ağırlığında sert taştan yapılmış yekpare silindir. Toprak damların üzerinde durur, yağmur yağdığında damın tüm yüzeyinde yuvarlanarak toprağı sıkıştırır, evin tavanından içeriye su sızmaz. Logdurağacı: Log'un iki yanındaki deliklere takılarak çekildiğinde hareketini (yuvarlanmasını) sağlayan ağaçtan yapılma alet. Mag: İstiflenmiş odun yığını (Heredot, Med'lerde Mag adında bir boydan söz eder[19]). Malamga:Düğen ile sürülen ve henüz makinede işleme tabi tutulacak aşamasına gelememiş (yeteri kadar ezilmemiş)sap (buğday+saman). Martaval: Bire bin katarak anlatmak, yalan. Masta:Öküzlerin haylanmasını (yürütülmesini) sağlayan, bir ucunda 0.5-1 cm uzunluğunda sivri bir çivi, diğer ucunda da haznouç denilen üçgen şeklinde küçük bir metal olan 2-3 metre uzunluğunda genellikle iğde ağacının dallarından yapılmış sırık. Mayıs: Sığırların taze dışkısı, eskidiğinde ah(g)bun olur. Mendek: Palanlı ya da semerli hayvana yüklenen yükün bir tarafı. Mıgal: Hayvanların sütünden elde edilen tüm ürünler,ağartı da denir. Miseyip(Musahip): Kanbağı olmayan kardeş, Anda. Modur: Mastanın ucuna çakılan ince ve bir ucu köreltilmiş metal çivi; öküzlerin baldırına dürtülünce canı yanan öküz daha hızlı yürür. Narpuz: Nane. Nınıg(h): Dudakları açmadan ve kendi duyacağı kadar bir sesle bir türkünün melodisini mırıldanmak. Ohg(h)(ok): Yeni inşa edilen evin damı yapılırken, her odanın karşılıklı iki duvarının üstüne, bir ucu bir duvarda, diğer ucu da diğer duvarda olacak şekilde uzun ve kalın bir selvi veya ardıç ağacı uzatılır, buna ‘oh(g) (ok)’denir. Diğer karşılıklı iki duvarda bu ok’a daha ince ve daha kısa kalaslar uzatılır, bunlara da ‘tersik’denir. Tersiklerin üzerine mertekler, merteklerin üzerine ince ve yapraklı ağaç dalları, çalılar yerleştirilir ve bunların üzerinde de tonlarca çamur dökülür, sıvanır ve loğlanır; bu işleme Püsürük denir. Ohumag(h):Düğün, Kurban, vb gibi hayırlı ya da kutsal bir etkinliğe davet etmek, çağrı. Omaca: Et pişirirken gelen misafire ikram edilen kemikli et parçası. Omaç: Çayören’de yapılan erişte; sonbaharda yapılır, kışın çorbası ya da aşı yapılır. Oynaş: Evli erkeğin veya kadının sevgilisi. Pagaç: Değirmende yapılan bir çeşit kurabiye. Payalanmak: Gururlanmak, tafra. Per: Su değirmeninde taşın dönmesini sağlayan su gücü ile çalışan çark. Pılışga: Beleş. Pingal: Tavukları kandırmak için kümeste içi saman dolu bir sepetin içine bırakılan bir adet yumurta. Tavuk o yumurtanın üzerine yumurtlar. Pırnat: 3-4 ot destesinden bir pırnat oluşur. Pir: Yaprak. Pirpirim: Semizotu. Sabanohu:Karasaban'ın sapı. Sagsı: Ateş küreği. Samı: Öküzleri çifte ya da düğene koşarken boyunduruk denilen ağaça bağlayan meşe ağacından yapılmış, yay şeklinde, 30–40 cm boyunda alet. Sambağı: Öküzün boynunu iki taraftan saran iki 'samı'yı bağlamada kullanılan 25–30 cm uzunluğunda keçi kılından elde örülmüş serçe parmağı kalınlığında ip. Sası Çalma: Yiyeceklerdeki metalik tat. Seyip: Yularsız hayvan. Daha çok dengesiz, herkese karşı saygısız davranışlarda bulunan bir kimse için söylenir. Soharıç: Bir tür sos’dur; tereyeğında soğan kavrularak pişmiş yemeğin üzerine dökülür, bazen soğanla birlikte kavurma ve anuhg da kavrulur. Sakgandurugh: Evli kadınların başlarına giydikleri Fes adı verilen başlığı başa sabitlemek için çeneden gırtlağa geçirilen lastik bağ. Salahana: Sokaklarda dolaşan sahipsiz köpek; bu sözcük tembel ve işsiz insanlar için kullanılır. Sorhanmak: Bir istem karşısındaki hoşnutsuzluğun yüze yansıması hali; kaşlar çatılır, surat asılır. Şeher uşağı: Görmemiş, Her şeyden yoksun. Şekil: Ağaçların diplerine düşen sararmış yaprakların kurumuş hali;süpürülüp hayvanların yemine katılır. Seyip: Yularsız hayvan. Daha çok dengesiz , herkese karşı saygısız davranışlarda bulunan bir kimse için söylenir. Şişek: Bir yıllık ve henüz yavrulamamış koyun. Şibelmek: Şımarmak. Süyük: Damların saçağı. Şoruk: Ağızdan akan salya. Tar: Tavukların pineklediği sırık. Tasgır: Her şeyden yoksun. Tay durmak: Hayvana yük yüklerken dengesizliği giderene kadar ağır tarafı kaldıran kişi tay durmuş olur. Tebelleş olmak: Sürekli rahatsız etmek, bela olmak Telbüs: tarlanın suvardıktan ya da yağmurdan birkaç gün sonra çamur halinin giderek sürülecek kıvama gelmesi. Tersik: Duvardan oh(g)’a uzatılan kalaslar. Tetik: Kepçe, çömçe. Tezek:Sığırların taze dışkıları küreklerle çamur şeklinde karılır, küçük toplar halinde taş duvarlara yapıştırılır ve üsten elle ile hafif hafif vurularak yayılır, kuruduğunda tezek olmuştur,kışın odun yerine yakılır. Tıgıç: Çok büyük kazanlarda yapılan bulgur pilavını (aş) ve tarhanayı karıştırtmakta kullanılan 1-2 M boyunda, harman yabasına benzeyen alet. Tarlayı suvarırken (sularken),suyun istenieln yere gitmesi için küçük kanal açmaya yarayan 4-5 M boyundaki ince sırık da tığıç olarak adlandırılır. To(g)h: Eyengi saban okuna bağlayan 2-3 cm eninde bir tarafı düz demir halka. Tomuz: Temmuz. Tum:İki tarla arasında 50–60 cm enindeki sınır hattı, ekilmez, otları derilir. Upba: Bilmiş, ukala. Ubba ubba konuşmak: Ukalalık etmek. Urupla(ğı): 12-15 Kg tahıl alan, içi boşaltılmış gazyağı tenekesidir (1/4'üne güççük denir). Urupla yerine çoğu kez sadece Teneke sözcüğü kullanılır( örneğin 4 teneke buğday, 2 teneke arpa satın alıdım gibi).(İspanya’da kullanılan ve 12-15 Kg arasında değişen bir çeşit ağırlık ölçüsüne Arobu denir: (M.Angel Asturias: Kasırga, s: 93, dipnot. Cem Yayınevi) ) Uşah(g):Çocuk. Uvarmak: Onarmak (argoda s..mek) Üznük: Çalışa çalışa takatten düşmüş, sakatlanmış hayvan. Vıjjık :Karasaban'da kullanılan çok küçük ağaçtan vida.Ümürze: Miseyip(Musahip)lerin her biri, diğerinin eşinin ümürzesi olur.Yancu(g)h: Köyde kadınlar yünden ve keçi kılından ip üretirler, bunu iğ denilen başı ve sapı ahşap olan bir alet ile yaparlar.İğin 10-15 Cm uzunluğunda ve yuvarlak olan sapını baldırlarında yuvarlayarak yaparlar. Elbise iğin hareketini engeller ve baldırı tahriş eder. İğin sapının daha kolay dönmesi ve baldırı tahriş etmemesi için kadınlar elbiselerinin üstünden baldırlarına yaklaşık 30 x 30 Cm boyutlarında bir deri parçası bağlarlar, işte buna yancugh (yancık) denir. Yarlı(g)h: Üstünde alaf doğranan, 40–50 cm boyunda, 25–30 cm çapında meşe, alıç, ahlat gibi sert ağaçtan yapılmış silindir şeklinde kütük. Yahgulug(h): Şafak vakti, aydınlık. Yaylım: Hayvanların yayıldıkları alan, meralar. Yeylik: Hafif.Yeyilmek: Caka satmak, gösteriş yapmak. Basit hareketlerde bulunanlar için söylenir.Zomp: Balyoz.

Atasözleri: →Eline, diline, beline sahap ol!: Hırsızlık yapma, dedikodu yapma, zina yapma. →Ne kimseyi kına, ne kimseye çun!: Bir kimseyi yaptığı işten dolayı ayıplama, senin de başına gelebilir. Bir kimsenin konumuna(zenginliğine, güzelliğine, saygınlığına, vb)imrenme, kendi haline şükret' (bir kimse senden daha iyi bir durumda da olsa, sen o (başkası)olma, kendin ol!) →Tilkiyi sağmaya götürmüşler, yüzüne bakmışlar. Bakımsız, güçsüz ve becereksiz kadın veya erkeği tanımlar. →Gurt (kurt) ulusundan gördügünü işler. Hoşa gitmeyen şeyler yapan çocuklar için söylenir; büyüklerinden öğrendiği vurgulanır. →Yıhılın dağlar, Cello hacat guruyu: Elinden iş çıkmayan, beceriksiz erkekler için söylenir. →Kötünün orağı gece keser: Herkesin çalıştığı zaman çalışmayan, herkesin yemek yiyeceği ya da dinleneceği zaman çalışmaya gayret eden beceriksiz kadınlar için söylenir. →Düşkün kaldıran: Perişan, yoksul insanlara yardım eden kimse. →Ali evlenmiş, Güllü gelin olmuş: Bir olay olup bittikten sonra öğrenildiğinde söylenir. →Aggulsuz (akılsız) baş elinden sefil daban (taban) ne çeker: Hayatta aklını kullanamadığı için çok çalıştığı halde perişan olan insanı tanımlar, divana yerine de kullanılır. →Görmeye gelince direm direm, yemeye gelince küren küren: Evin büyükleri çalışmayı sevmeyen ama çok yemek yiyen çocukları için böyle söylerler. →Gendi başını bağlayamayan gelin başı bağlamaya gider: Beceriksiz, kendine bakmayan kadınların bu konularda başkalarına akıl vermesini vurgular,o kadını basit görmedir. →Değirmen gitmiş, şakkıldağını arıyı:Asıl kayıplarını fark edememiş, daha küçük çıkarlarını kaybettiğine üzülen kimseyi ifade eder. → Geldin mi yikini yikini, aldın mı s..i mi ! Bir işi başaracağını sanan birinin başarısız olmasına rakiplerinin sevinmesini ifade eder. →Çelemin Sıhından Seyreği İyidir(Hardal bitkisinin çok olmasından az olması daha iyidir): Köyde hardal bitkisine çelemcük denir. Bu bitki köyde –özellikle ekili tarlalarda- çok yetişir ve verimin düşmesine neden olur. Bu nedenle, tarlada çok az, mümkünse hiç olmaması istenir. Köyde bir kimse ilişkililerini mesafeli tutmak istediklerine bu sözü söyler. →Dudağı Kahtığı Birestiği Geçti. Bir kimsenin herhangi bir olay karşısındaki hoşnutsuzluğunu ifade eder. İçsel gerilimin yüze yansımasıdır: Üzüntüden surat asık, dudaklar sarkmış ve kaşlar çatılmış bir haldedir. Kahtık ve Birestik köy adlarıdır; Kahtık’ın yeni adı Karşıkonak, Birestik’inki de Arıkbaşı’dır. Bu iki köy de Çayören’e 5-6 kilometre uzaklıkta ve biri Uludere’nin bir yanında, diğeri de onun tam karşı tarafındadır. →Sana Yevmiyeyi Çüt (çift) Verir İlle, Yanüstü de Yatırır: Bir iyilik yaptığında karşılığını farklı yollardan kat kat çıkaranlar için söylenir.Yanüstü yatırma ile cinsel taciz vurgulanır. →Gelgel olsun Gılgıl Olsun: Bedava olsun da ne/nasıl olursa olsun. → Tar Başa(başına) Vura:Kendini olduğundan yüksekte göstermeye çalışanlara söylenen küçümseme sözüdür; haddini bil! anlamındadır.

Toplumsal Yapı

Köy topluluğu genelde anne, baba ve çocuklardan oluşan çekirdek ailelerden meydana gelmiştir. Bazı ailelerde eğer hayatta iseler babanın annesi ve babası da vardır.Ev halkına küflet (külfet) denir. Çocuklar hem babalarının annesine, hem de annelerinin annesine ebe yada ebügo, babalarının ve annelerinin babalarına ise dede derler. (Moğollarda kabilenin her üyesi kendini ortak bir atadan inmiş sayar, bu ata ebüge’dir. (Moğolların İçtimai Teşkilatı, s 75.)) Ailede baba dominant (baskın)dır, ama aileyi ilgilendiren konular evde herkesin katılımıyla tartışılır, bazan annenin görüşleri ağır basar. Ancak, hiçbir ailede anne tarafından ebe ve dede aynı evde oturamaz. Yani, küflet içinde annenin annesi ile babasına yer yoktur;onların yeri evli kızlarının evleri değil, oğullarının evleridir. Çocukların yetiştirilmesinde babanın annesi başat rol oynar; neyin iyi neyin kötü olduğunu, iyiye nasıl ulaşılacağını ve kötüden nasıl kaçınılacağını, kavgalı oldukları yakın düşmanlar ile yezit gibi uzak düşmanları -ebesinin kendisine öğrettiği usullerle- torunlarına öğretir. Bu nedenle, çocukların gözlerinde annelerinin annesinin değeri babalarının annesine göre ikinci derecededir. Ailelerde çocuk sayısı genelde 4-7 arasındadır, daha fazla çocuğu olan aileler de vardır. Ailelerden sülaleler oluşur ama "aşiret" yapılanması görülmez. Yani, bir sülaleyi oluşturan aileler arasındaki ilişkiler aşiret dayanışmasına göre oldukça zayıftır. Bu tür dayanışma bazı sülaleleri oluşturan ailleler arasında hiç görülmez, hatta bazılarında tam tersine düşmanlık izlenir. Genelde, aynı sülaleden olan ailelerin başka sülalelerden olanlarla daha sıkı dayanışma -yardımlaşma içinde oldukları görülür. Yani çoğu kez çıkar ilişkilerine dayanan ve bu nedenle de zamana göre değişen dostluklar aşiret yapısının temelini oluşturan kan bağı (akrabalık)'dan önce gelir. Köyde eğer karşılıklı rıza varsa evlenmek çok kolaydır, ancak boşanmak -zina gibi-çok ciddi bir suç yoksa imkansızdır. Hem boşanmalara hem de iki eşli evlikliklere ahlaksızlık olarak bakıldığından, bunlar çok nadir olarak meydana gelirler. Köyde günümzde iki eşli evlilik yoktur. Köyde akrabalar arasında , özellikle kardeş çocukları arasında evlilikler sık görülür ve köyde doğuştan zeka özürlü, görme ve yürüme engelliler ihmal edilemeyecek sayıdadırlar. Köyde küçükler büyüklerine karşı daima saygılıdırlar, onlarla konuşurken mutlaka adlarını söyledikten sonra bir akrabalık bağı kurarak, yani agbey, dayı, bacı, amca, hala, bibi, küvra (kirve)diyerek konuşmaya başlarlar. Küçükler, kendilerinden yaşça büyük zeka veya bedensel özürlülere de aynı şekilde hitap ederler. Bu şekilde davranmayanlar kınanır. Bununla birlikte, köyde hemen herkesin lakapı vardır. Herhangi birisinden,kendisinin olmadığı bir yerde, söz ediliyorsa genelde lakabıyla anılır. Hatta, bazılarının lakabı adları olmuş, nüfustaki adları unutulmuştur. Bu nedenle yeni nesiller onlara, lakaplarının sonuna emi, dayı, hala, bibi, agbey, vb ekini koyarak hitap ederler. Köyün bilinen tarihinde bir kez ensest (fücur) meydana gelmiştir, olay 1940'lı yıllarda baba-kız arasında olmuştur, bu sülale tüm mallarını mülklerini bırakarak köyü terk etmiştir. Bugün sülalenin devam edip etmediği, ediyorsa nerede nasıl yaşadıkları bilinmemektedir. Köyde homoseksüellik hiçbir dönem olmamıştır.İbn Fadlan, İ.S. 921’de Oğuz Türkleri, Hazarlar, Başkirler,Bulgar Türkleri ve öteki Türk topulukları içinde yaklaşık 1 yıl süren seyahetinde yaptığı gözlemlerde homoseksüel ilişkilerin olmadığını belirtmiştir. "Homoseksüelliğe gelince; bu davranışın Arap ülkelerinde pek olağan olduğu bilinmektedir. İbn Fadlan, bunun 'Türkler arasında çok büyük günah sayıldığını' anlatıyor"[12]. Köyde "kan davası" yoktur, hiç bir dönem de olmamıştır. Köydeki kavgalarda hiçbir zaman ateşli silahlar veya orak, tırpan, satır gibi kesici aletler kullanılmamıştır, daha çok kürek sapları, taşlar ve değnekler kullanılır. Kavgalarda hafif yaralanmalar olabilir ama ağır yaralama ve ölüdürme olmamıştır. Bununla birlikte, yakın geçmişte kadınların da karıştığı bir kavgada atılan bir taşın kavga edenlerden birinin başına isabet etmesiyle bu kişinin İstanbu'da defalarca beyin amaliyatı geçirmesine rağmen çok geçmeden öldüğü ileri sürülmektedir.Bazı kavgalara kadınlar da karışır, kocasının döğüştüğü kişin saçını çeker, yüzünü tırmalarlar. Köyde Alevi-Kızılbaş inaçları çok güçlüdür ama Alevi toplumunda "ocak" olarak nitelenen dinsel kast(dede, şeyh, ermiş vb )Çayören'de yoktur. Bununla birlikte, her sülalenin bağlı olduğu bir "Dede" vardır ama bunlar Divriği'nin başka köylerinde yaşarlar, gerektiği zaman (Cem, Kurban, Abdal Musa, Muharrem Orucu, vb)getirilirler. Köyde devletin oluşturduğu idari hiyerarşinin dışında, ekonomik varlığa göre oluşmuş bir hiyerarşi daha vardır. Bir ailenin ekonomik varlığını tarlalarının sayısı, büyüklüğü ve verimi ile evdeki hayvan saysı belirler. En zengin evlerde 2 çift öküz (bir çifte 2 öküz koşulur), 2-3 inek, 30-50 arasında koyun ve keçi ile 1 katır veya at ve 1-2 eşek vardır. Bu evlerin külfetinin (ev halkı) hepsi, özellikle ihtiyarları daha saygındırlar, herkes onlara gönüllü ırgat olmak ister, oğulları veya kızları ile evlenmek isteyen adaylar daha çoktur. Bu ailelerin görünmeyen bir otoritesi vadır; Onların destekledikleri adayın muhtarlık seçimini kazanma şansı daha yüksektir. İstedikleri kişiyi Sucubaşı seçtirirler. Sucubaşı, köyün tarlalarının sulanması dönemlerinde gerekli gördüklerine çok beklemeden ve daha uzun süre sulama zamanı verebilir. En yoksul aileler ezelden beri çok çocuklu ailelerdir, bunların tarlaları her nesilde yeniden paylaşıldığından küçülmüş, bu nedenle değersizleşmiştir. Gerekli yemi (saman, yonca, çayır otu, arpa,buğday) üretemedikleri için çok az hayvan besleyebilirler. Varlık ve güç farklılıklarına karşın Çayören köylüleri arasında 20-30 yıl öncesine kadar yine de görece bir eşitlik söz konusu idi. Herkes sabahları aynı çorbayı (yazın bulgur çorbası, kışın tarhana çorbası),aynı çökeleği,aynı tereyağını,aynı ekmeği,yaz-kış öğlenleri aynı aşı ve ayranı aynı tekniklerle elde ediyorlar ve aynı görgü kurallarıyla aynı sofralarda aynı ağaç kaşıklar ile yiyorlardı. Aynı işlerde, aynı elbiseler içinde ve aynı usulde çalışıyorlardı.İstanbul'a gittiklerinde hamallık, garsonluk, kapıcı, araba yıkayıcısı gibi aynı nitelikte ve hemen hemen aynı ücretlerin ödendiği işlerde çalışıyorlardı. Köye dönüşlerinde lokum, tahin helvası, reçel gibi köyde lüks olan gıda maddelerini alırlardı. Karıları,kızları Divirği'den aynı dükkanlardan alınan basmalardan elde diktikleri fistanları, tumanları, işlikleri(iç gömlek,fanila) giyiyorlardı. Daha önemlisi,kişilikleri aynı kültürel ortamda biçimleniyordu. İstanbul'a her kış gidip yazın gelenler, 2-3 yıl, hatta 5-10 yıl gibi uzun süre kalıp dönenler bile,büyük oranda Çayören'de edindikleri kültürel dokuyu koruyorlardı. Kısacası, Çayören Köyü'nün koşulları orada doğan herkese aynı yaşamı dayatıyordu,sınıfsal farklılaşmanın derinleşmesine izin vermiyordu. Orta Asya'da Oğuz göçebe kabilelerinin içinden geçen bir Ermeni yazar,büyük bir şaşkınlık içinde, "efendileri ile uşakları aynı yemeği yiyor" [15] derken, yerleşik tarım toplumlarına göre daha bir eşitlik içinde yaşayan göçbe kabilerler arasında da efendi ile uşağın,yani 'güç' ve 'varlık' farklılıklarının olduğunu ancak bozkır koşullarının her ikisine de aynı yaşamı dayattığını ifade etmiştir. Ancak,1970'li yıllardan itibaren, yani kentlere göçüp oralarda yerleşmeyle birlikte, eski yapı tamamen değişti: köyün en itibarlı ailelerinin çocukları en yoksul ailelerin çocuklarının sahip oldukları çorap atölyelerinde işçi olarak çalışmaya başladılar, en zenginlerin çocukları orta okulu bile bitiremezken yoksul ailelerin çocukları üniversite bitirip meslek sahibi oldular. Köyde sadece erkek çocukları değil, bazı ailelerin kızları da Doktor, Eczacı, Öğretmen, Hemşire gibi meslekler edinip özel veya resmi kurumlarda çalışmaya başladılar.Gerek erkeklerde gerekse kadınlardaki giyim tarzı tamamen Batı uygarlığının giysileri oldu, kadınlar saçlarını kaförlerde yaptırıp boyatıyorlar. Yeni nesil bayanların hepsi eskisi gibi ellerine kına yakmıyorlar, sadece tırnaklarını ojeliyorlar. Sonuçta, eski toplumsal statü ve kültür tamamen değişti;insanlar arasında, kardeşler arasında bile, hem maddi hem de eğitim bakımından büyük uçurumlar ortaya çktı. Eskiden köyde gündüz kapılar arkadan kitlenmezdi, arkadan kitlenen evlere gizli/kötü işler çevrildiği kuşkusuyla bakılırdı. İsteyen istediği eve kapıyı vurmadan fakat yüksek sesle Eyyy!! kim var kim yok?!, veya ev sahibinin ve/veya sahibesinin adını söyleyerek, örneğin," Tamey bibi, Leyli bacı nerdesiz ya! " veya " Garib abey (abi) evde misiiz? "gibi sorular sorar eğer " ooo kim o, burdeyük, yoharı gelin ! " cevabını alırsa veya sesten kim olduğu tanınmışsa adıyla yukarı çağrılınca eve girerdi. Köyün bütün evleri iki katlı taş binadır, alt kattaki ahşap kapıdan girilir taş merdivenle eve çıkılır, girişte (alt katta)samanlıklar ve ahırlar vardır. Şimdi ise, köydeki evlerin çoğunda eski ahşap kapıların yerini demir kapılar almış ve hem en dıştaki avlu kapısı, hem de evin kapısı içerden kitleniyor; herkes birbirinin evine -tıpkı kentlerde olduğu gibi- kapıyı çalarak, ya da zile basarak ve eğer kapı açılırsa girebiliyor. Köydeki evlerde bile tıpkı kentlerdeki gibi zemini ve duvarları mermer veya fayans döşenmiş, tezgahları ve dolapları kentten getirilmiş mutfaklar, banyolar ve tuvaletler var,banyolarda Batı tarzı tuvalet olan 'klozet" var. Köyde artık 'log' ile loglanan toprak dam yok, tüm evlerin kiremitten veya saçtan çatısı var. Her evin çatısında güneş enerjisi'den sıcak su üreten sistemler var.

Köyde Kadın ve Erkeğin Konumları:

Çayören'de ezelden beri görece bir kadın-erkek eşitliği vardır. İki-üç yaşarından itibaren kız ve erkek çocuklar birarada büyüler; birlikte kuzu güderler, bazı oyunları birlikte oynarlar, ikişerli ya da üçerli gruplar halinde birlikte türkü söylerler, yaylaya gruplar halinde giderler, düğünlerde aynı halayda el ele, omuz omuza oynarlar. Bu, cinsel özgürlük düzeninin olduğu anlamına gelmez. Nitekim, tüm bu aktivitelerde zina olmaz. Ancak, cinsellik üzerine mülkiyet sınırlamalarının ve tabuların da sınırlı olduğunu göstermektedir. Bu, Orta Asya’dan gelen bir gelenektir. İbn Fadlan İ.S. 921’de Oğuzlar için şunları söyler:" Kadınları, ne kendi erkeklerinin ne de yabancıların yanında ‘peçe’ kullanıyor. Zina bu insanlara çok yabancı. Ama birisinin zina işlediğini öğrenirlerse, onu iki parçaya ayırıyorlar. Bunu yapmak için günahkarı iki ağacın dallarına bağlıyorlar, sonra deviriyorlar ağaçları. O zaman adam ikiye bölünüyor.[16] Bazı işleri, örneğin evde yemek yapmak, dikiş dikmek, çocukların bakımı, dışarda tarhana yapmak, bulgur kaynatmak, bugur çekmek gibi işleri kadınlar yaparlar; ekin ekmek, tarla sürmek, tırpan vurmak gibi işleri erkeler yapar. Ekin dermek, keven almak, çaşur kırmak, odun etmek,düğen sürmek,sokgu döğmek, bina yapımı için taş taşımak, ekilecek ya da ekili tarlaları arklarla sulamak gibi işleri ise birklikte yaparlar. Çayören köyü kadınlarının günlük yaşamlarına daha yakından bakınca; onların çocuk bakımı, yemek pişirme, tulu(g)h yayma, elbiselerin yırtık yerlerine yama vurma gibi ev işlerinden başka, onlardan çok daha fazla çalışmayı ve kuvveti gerektiren; ekin ve ot derme, çaşur kırma, sogku dövme, tarla suvarma, burma bükme, odun etme, gerektiğinde çift sürme gibi bir sürü ağır işin de asıl çalışanları oldukları görülürdü. Evin odun ihtiyacını karşılamak için meşe, alıç, yabani armut, elma gibi sert bir ağacı tek başına baltayla dipten keser, parçalar ve sırtılarına vurup evlerine taşırlardı. Aynı şekilde, çok ağır ot,yonca, vb yüklerini de kilometrelerce uzaklıktan sırtlarında getirirlerdi. Ev inşası için gerekli taş blokları hayvanlarla birlikte kadınlar da sırtlarında taşırlardı. En çok çalışan, sırtında en ağır yükü taşıyabilen kadın en iyi, en değerli kadındı. Genç kadınlar ve gelinlik çağına gelmiş kızlar güzellikleri, güzel giyimleri, ölçülü davranışlarından daha çok çalışkanlıkları ve kuvvetleriyle prestij kazanırlardı. Bazı kadınlar o kadar kuvvetli olurdu ki, onların güçleri, güçlü kuvvetli genç erkeklerin kuvvetleriyle karşılaştırılırdı. Kısacası, Çayören’de zarafetin pek önemi yoktu, önemli olan üretime katkının büyüklüğüydü. Karı-koca bir konuyu birlikte tartışırlar, kızlarının ya da oğullarının evliliklerinde ya da ev ile ilgili bir işte birlikte karar alırlar ve daha da önemlisi -genel olarak-kızlar evlenecekleri kişiyi kendileri seçerler. Tüm bunlara karşın, mal(miras) verilmez. Zaten kadının miras almaması gelenek haline gelmiştir, miras almak isteyen kadın atasına "asi" sayılır. Ayrıca, eskiden kadınlar bir erkek ile karşılaştıklarında kenara çekilir, yol verirlerdi; kadınların oturduğu bir yere bir erkek geldiği zaman oturan kadınlar ayağa kalkarlardı. Bugün artık yolda kenara çekilmiyorlar fakat erkeğin önünden kalkma geleneğini sürdürüyorlar. Heredot, Mısır'da benzer bir gelenekten söz eder: " Gençler yaşlı biriyle karşılaştıkları zaman kenara çeklir, yol verirlerdi;bir ihtiyar içeri girdiği zaman yerlerinden kalkarlar. "[17] Ayrıca, Abdal Musa, Kurban, Can-Gün Görme, Kazma Tıkgıltısı gibi kutsal ve toplumsal yemeklerde kadınlar erkeklerle aynı anda sofraya oturmuyorlar, erkekler yemeklerini yedikten sonra kadınlar gelip aynı sofralarda yemek yiyorlar. Kadınların ortak sofralara oturup oturmamaları eski Yunan uygarlığının da en çok tartışılan konularından biridir. Örneğin, Sparta’da kadınlar dinsel törenlerde veya bayram şölenlerinde kurulan ortak sofralarda erkeklerle birlikte yemek yerken, Atina’da erkeklerle aynı sofraya oturamazlar. Platon'un, “Yasalar” adlı kitabında tasarladığı "anayasa"da kadınların -tıpkı Sparta'da olduğu gibi- erkeklerle ortak sofralarda yemek yemelerini önermesine Aristoteles şiddetle karşı çıkar:" ..ondan (Platon) başka hiç kimse, çocukların ve kadınların ortaklaşa olması ya da kadınların ortak sofralarda yemek yemesi gibi yenilikler getirmeyi düşünmemiştir bile.. "(politika, 41-45) Kadın kocası ile yolda yürürken yan yana veya erkeğin önünde değil, en az bir adım arkasından yürür. El ele, kol kola, hatta temas etmeden yan yana yürümek bile çok büyük ayıptır, törelere saygısızlıktır. Bu durum gelinlik çağına gelmiş kızlar için de geçerlidir; Babalarının, amcalarının, ağbeylerinin yanında ya da önünde yürüyemezler, arkadan gelmek zorundadırlar. Köyde bir kez gerçekleşmiş olan ensest olayında ilk kuşku çeken şey baba–kızın tarlaya giderken kızın ata binmesi, babanın da atın yularını çekmesi olmuştur. Bunu ilk gören köyün paparaziliğini yapan kişidir, çevresine bugüne kadar böyle bir şey görülmediğini ve bu işin altında pis bir iş olduğundan kuşkulandığını söylemiştir ve çok geçmeden olay ortaya çıkmıştır.

Eğitim Durumu

Köyde okur-yazar oranı yüksektir, 1980 sonrası doğan kız ve erkeklerde okuma -yazma bilmeyen yoktur. Lise mezunları yüksek orandadır, 100'ün üzerinde üniversite mezunu vardır; bunların içinde doktor, dişhekimi, eczacı, avukat, mühendis, mimar, öğretmen, hemşire, anestezi teknisyeni bayanlar da vardır. İki kişi 'doktora' seviyesinde akademik kariyer yapmıştır. Köylülerin eğitim-öğretiminde 1930'lu ve 1970'li yıllar dönüm noktalarıdır. 1930'lu yıllarda -kızlar da dahil-köyün 7-15 yaş grubu çocuklarına devletin görevlendirdiği bir "Eğitmen" tarafından Latin Alfabesi öğretilmiştir.Böylece,bu çocuklar büyüyüp İstanbul'a çalışmaya gittiklerinde ailelerine gönderdikleri mektupları babaları gibi arzuhalcilere yazdırmamış, kendileri yazmışlardır. Bugün köyde 70 yaşın üzerindeki okuma-yazma bilenler o dönemin öğrencileridir. 1966 yılından sonra ise -oğullarını ve kızını Ankara'nın bir gecekondu mahallesinde okutarak ünviresite mezunu yapmayı başaran bir Çayörenlinin öncülük etmesiyle (imkanı olan)Çayörenliler çocuklarını ilkokul sonrası okullara göndermeye başladılar, zamanla ilkokul sonrası eğitim-öğretim köyde çok önemsendi ve yayıldı. Günümüzde köyde çok sayıda lise mezunu ile değişik mesleklerden kız-erkek 100'ün üzerinde üniversite mezunu vardır. Bununla birlikte,köyün tarihinde polis, astsubay, subay, şube müdürü, genel müdür, daire başkanı, elçi, profesör, vb askeri ve sivil bürokratik görevlere/makamlara alınanlar/yükselenler hiçbir zaman olmamıştır.

Din

Çayören Köyü halkı kendilerini 'Alevi' olarak tanımlamaktadır. Aslında, dinler, toplumların ortak bilinçaltını da ifade ederler.İnsanın temel güdüleri olan beslenme, barınma ve güvenlik, yani modern ifadeyle ekonomi-politik, dinsel inançların şifreli diliyle konuşur.Herhangi bir toplumun Tanrı telakkisinden ya da mesela basit bir ayrıntıya dair inancından, diyelim su'ya,ateş'e, yüksek bir dağa veya güneş'e dair inançlarından o toplumun ruh köküne de, bilinmeyen kadim geçmişine de inilebilir. Doğruya yakın kestirimlerde bulunulabilir. Bu nedenle, bir kültürün sürekliliğini, yazılı metinler başta olmak üzere diğer birçok ögenin yanında dinsellik üzerinden de en açık ve doğru verilerle test edebiliriz. Köyde cami yoktur (12 Eylül 1980’den sonra İmam atanmış, atanan imamları köyde gören yok ama, maaş aldıkları biliniyor). Ya Allah !, Ya Muhammed !, Ya Ali ! (İmam Ali) üçlemesi günlük yaşamın hemen her alanında herkesin ağzından binlerce kez dökülmesine , başka bir ifadeyle köylülerin Besmelesi olmasına karşın, namaz kılınmaz, Ramazan orucu tutulmaz, Hac'a gidilmez. Bunlardan daha önemlisi, bunları yapanlara ‘yabancı’, hatta ‘yezit=düşman’ olarak bakılması ve en ağır hakaret’in, ‘mavuya (Muaviye), Yezit, Mervan gibi Emevi liderlerinin adları olması, buna karşın Muharrem ayında oruç tutulması, 12 İmam’a derin bir bağlılık ve saygı duyulması İslam dininin Şiilik koluna dahil olduklarını gösterir. Ancak, bu bağlılık –diğer ülkelerin Şiileriyle karşılaştırıldığında- çok yüzeyseldir; derinde Şamanlığın değerleri vardır ve bu değerler çok canlı bir şekilde yaşatılırlar. Şamanizm’e göre tüm doğa canlıdır, doğadaki her varlığın bir ruhu vardır, bu nedenle de kutsaldır; saygı duyulmalıdır. Güneş, ay, yıldız, vb göksel cisimlerin de canlı olduğuna, ruh taşıdığına inanılır ve bu göksel cisimlerin tümüne birden “Gök Tengri”, ya da sadece "Gök" denir. Gök(mavi) sözcüğü, Tengri'nin sıfatı olarak kullanılır. Tengri(Tanrı) deyimi hem nesnel göğü, hem de onun ruhunu belirtir.Başka bir söylemle, Gök, gökteki bütün yıldızları, güneşi ve ayı kapsayan nesnel bir varlıktır. Gök’e en yakın yerler olan yüksek dağlar da kutsaldır çünkü tepeleri göğe değen dağlar ile Gök (Tanrı)birbirine karışır, böylece yüksek dağların tepeleri de tanrısallık kazanır. Bu nedenle, yüksek dağların ruhlarının çok güçlü olduklarına inanılır ve bereket için onlara kurbanlar kesilir, dua edilirdi. Şamanizmden kaynaklanan bu tapınma biçimlerine benzer dinsel-inaçsal ritüeller Çayören Köyü'nde bilinç dışı bir alışkanlık olarak,yani günlük yaşamlarının bir parçası olarak farkında olmadan yaşatılır. Örneğin, Çayören köylüleri güneşe, aya, pınarlara, akarsulara, büyük dağlara, büyük ve yaşlı ağaçlara, içten gelen derin ve sarsılmaz bir saygı (ihtiram) duyarlar; şu güneş beni kör etsin ki...! diyerek güneş üzerine yemin edilir; güneş tanrılaştırılır. Pınarlara tükürülmez ve işenmez. İlkbahar'da doğadaki hayvanlar öldürülmez, yeşil ve çiçekli ağaçlar-dallar kesilmez.Yeni ay gökyüzünde göründüğünde herkes -özellikle yaşlı kadınlar- ona bakarak niyaz ederler, dileklerde bulunurlar.Örneğin, Elimi-gözümü veresin, cemi cümlenin yanı süre (sıra) bizim de haggımıza (hakımıza) heyirlisini (hayırlısını) veresin derler. Grenard, Alevilerde güneş ve ay kültü olduğunu yazar.[20] Köyde yüksek dağlar ziyaret'tir oralara adaklar adanır, dualar edilir,onlardan istemlerde/dileklerde bulunulur ve her yılın belli bir gününde en yüksek dağ olan Gatırlı'da kurbanlar kesilir. İslam dini nin yasakladığı ve hatta sapkınlık olarak nitelediği bu dinsel-inançsal geleneklerin kökenine bakılıdığında eski Türk-Moğol göçebe yaşamındaki uygulamalara benzedikleri görülür. Çünkü, yerleşik yaşama geçene kadar, göçebe Türk toplumunun inançları ve düşünceleri “Şamanizm”e dayanıyordu. Şamanizm (Şamanlık), dünyanın bütün göçebe ve yarı-göçebe alt kültürlerindeki inanç ve düşünce sistemidir. Bu nedenle de dünyanın birçok ayrı bölgesinde yer alan ve olağanüstü genişlik kapsayan bir uygulamadır. Bununla birlikte, Şamanlık üzerine yapılan birçok araştırma çoğunlukla Sibirya üzerine odaklanır. “Şaman” sözcüğü Tunguzca “saman” dan türetilmiştir.(Nevill Druy, s:35.)Çeşitli kaynaklarda Orta Asya bozkırlarında, yaklaşık 2000 yıl sürdüğü tahmin edilen göçebe yaşam süresinde, Hun, Göktürk, Moğol gibi çeşitli boy konfederasyonlarında en büyük Tanrı, Gök Tanrı'dır. Onlar (Moğollar) için yüksek “ebedi”, gücü ve erki sınırsız olan bir tane yüce tanrı, Gök Tengri vardır. Ve göksel Tanrıdan hem ayrı hem de onun bir parçası olan , gök kubbenin merkezinde güneş, ay ve yıldızlar gibi göksel Tanrı’ya bağlı , ancak yine de ondan ayrı çok sayıda ikincil Tanrı bulunmaktadır (Roux: Moğol İmparatorluğu Tarihi, 55.) Cengiz Han, her konuşmasına, Kök Tengri'nin (Mavi Gök'ün) dileğiyle sözü ile başlardı.[23] Hun hükümdarı, her sabah çadırından çıkarak güneşe, geceleri de aya tapar. Göktürkler her yıl Yer ve Gök Tanrı'ya çok sayıda at ve koyun kurban ederlerdi. Cengiz Han, nökerlerinden Çurçedai’ya hitaben şöyle dedi: ...Yer ve Gökün (Tanrı'nın)verdiği güçle Kereyitleri imha ve esir etik. [21] Temuçin (Cengiz Han) Burhan dağlarından inerek yumruklarıyla göğsüne vurdu ve şunları söyledi: Bundan sonra Burhan Haldun için her sabah tapınmalıyım, bunu neslim ve neslimin nesli böyle bilsin!' Temuçin bu sözlerile kemerini boyununa ve şapkasını koluna asarak güneşe karşı döndü ve eliyle göğsüne vurarak güneşe karşı dokuz defa diz çöküp tövbe ve istiğfar etti . 22( Moğolların Gizli Tarihi, s:41.) Temuçin, To’oril-han ile Camuha’ya teşekkür ederek şunları söyledi: Gök ve Yer'in yardımıyla kuvvetim arttı, güçlü Tanrı’dan nam aldım. Anamız Etugen ‘in ( Yer Tanrı’nın) yardımıyla buraya geldik( Moğolların Gizli Tarihi, 51.)

Anadillerinin Türkçe olması, görece kadın -erkek eşitliği, dinsel bağnazlığın olmaması ve Sünnilik hariç başka inançlara ve etnik gruplara (Kürt, Ermeni, Laz, vb) anlayışla yaklaşım, kavurma, kurut, güneşte et kurutulması gibi beslenme alışkanlıkları, yaylaya çıkma, türkü söyleme gibi kültürel özellikler, yüksek dağların, gökyüzünün, güneşin, ayın, yıldızların kutsal kabul edilmesi ve her yıl ziyaret olan en yüksek dağda kurban törenleri yapılması gibi Şamanist gelenekler Çayören köylülerini Orta Asya bozkırının kandaş göçebe yaşam tarzına ve onun kutsallık alanındaki örgütselliği olan Şamanlık geleneklerine bağlamakla birlikte, Allah’a tam bir inanç, Muhammed ve Ali’ye ve On İki İmam’a derin ve sarsılmaz hürmet/bağlılık, bir işe Besmele’yle, konuşmaya Selamın Aleyküm’le başlanması, Kurban Bayramı ile Şeker Bayramı'nın içten duygularla coşku içinde kutlanması, cenazenin İslami kurallara göre defnedilmesi (Kuran okunması, yıkanması, cenaze namazının kılınması, Musalla taşında helallik alınması, yüzünün Kıble’ye gelecek şekilde gömülmesi), Muharrem Orucu (Aşur Orucu) tutulması, Kerbela olayının derin üzüntüsünün hala toplumsal bellekte canlı olması;yapanların lanetlenmesi, Cem'de Ali ve Ehlibeyt'in saygı ile anılması, buna karşın Yezit'in lanetlenmesi,vb; erkek ve kadın adlarının hemen tamamının Arap -İbrani adları olması gibi dinsel-kültürel gelenekler Çayören köylülerinin inanç sitemlerinde İslami öğelerin de ihmal edilemeyecek boyutta olduğunu gösterir. Belki Şamanizm ve İslam dininden başka inançlardan da kalıntılar olabilir. Örneğin, Çayören Köyü'nde en temel ahlak kuralı olan ve her ailenin çocuklarına öğrettiği/öğütlediği 'eline, diline, beline sahip ol' ilkesi 3. yüzyılda İran’da kurulan Mani dinine bağlanamktadır. Mani dininde ağızdan kötü söz çıkması, elden iyiliğe zarar verecek eylem yapması ve gönülün kötü şeylere eğilim göstermsi yasaktır.

Dinsel-İnançsal Gelenekler

Günlük yaşamda tehlikleli bir işe başlarken, kötü bir haber işitildiğinde, bir rüyayı anlatırken, hasta-yaralı birinden söz ederken , karanlıkta yürürken, vb olağanüstü bir durum ile karşılaşıldığında erkekler Bismillah!, kadınlar Mismillah ! derler. Erkekler birbirleriyle karşılaştıklarında Selamın aley kim- Aley kim selam dialoguyla konuşmaya başlarlar. Köyde herkes herhangi bir işe giden birine rastladıklarında ona uğurlar olsun!, Allah ıras getüre ! (veya kısaca ıras gele!) derler. Bir işe başlanacağı zaman Ya Allah !, Ya Muhammed ! Ya Ali! ile birlikte Yetiş ya Hızır! denir. Zorda kalan, yardıma muhtaç olan birine Hızır yardımcın olsun ! derler. Evin büyükleri zor bir işe başlayacak evin külfetine Ali yardımcıız ola, Boz atlı Hızır yerişe ! (erişe) derler. Oğuzların destanı Dede Korkut hikayelerinde de zorda-darda kalan mağdurların yardımına hemen Bozatlı Hızır koşar: “Oğlan orada yıkılınca bozatlı Hızır oğlana hazır oldu, üç defa yarasını eli ile sıvazladı, sana bu yaradan korkama ölüm yoktur dedi” ( M. Ergin: Dede Korkut Kitabı, s:20) Bu islami ritüllerin yanında ve aynı anda Şamanlık inancının ritüelleri de yerine getirilir. Örneğin, Eyerli, Alıbaba ve Gatırlı dağlarından da dileklerde, yardım istemlerinde bulunulur. Gidilen yol üstündeki ziyaretlere görüşülür, ziyaretlere sevgi, şefkat ve saygı sunulur, adaklar adanır,dileklerde bulunulur, vb. Evde,bahçede, harmanda, tarlada veya dağda sofra kurup yemek yiyenleri gören biri/birleri, Bereketli ola!... der. Misafir, yemeği yedikten sonra sağ elinin iç tarafını sofraya hafifçe bastırır, Halil İrbaham (İbrahim) bereketi ola!… veya Halil İrbaham zurfası (sofrası) ola !… dedikten sonra işaret parmağının üst tarafını önce dudaklarına, sonra da alınana değdirir.

Çayören köylüleri esrarlı tabiat güçlerine çok inanırlar ve onlardan çok korkarlar. Büyülü güçler hakkındaki anlatılar –hayatta olan veya ölmüş tanıklara dayanılarak- o kadar kesin anlatılır ki, köyde doğup büyüyen herkes bunları birer gerçek olarak kabul etmek ve yaşama düzenlerine bağlamak zorundadırlar. Örneğin, maddesel olarak var olmayan ancak kollektif hafızada “soyut varlık “olarak var olan ecünnü-cücünnü (cinler-periler), “hıbılık” (kabus) gibi esrarlı tabiat güçlerinin köyün bazı yerlerinde yaşadıklarına, hatta zaman zaman davul-zurna çalarak düğün ettiklerine köyde doğup büyüyen istisnasız herkes inanır ve bu gizemli varlıklardan çok korkulur; bu varlıkların yoğun olarak yaşadıklarına inanılan yerlere gündüz bile yalnız gitmeken korkulduğu gibi, geceleri 3-5 kişiden oluşan bir grup oralara gitmekten çekinir. Bunun gibi, köyde divana (zeka özürlü, aptal)kişilerin bazılarının gerçekte yüce tabiat güçlerinin korumasında olduklarına ve bu nedenle bunların sihirli güçleri olduğuna inanılır. Bunlar, "gaip"ten(bilinmeyen,normal hayatın dışında olan;esrarengiz)kişilerle sürekli irtibat halindedirler;zaman zaman onlarla Gatırlı’da buluşarak Cem yürütüp semah döndüklerine, aç kaldıklarında hemen yanıbaşlarına taze-sıcak yufka ekmeği ile helva konulduğu –yaşayan görgü şahitleri gösterilerek-ileri sürülür. Böyle insanların öldükten sonra da köyün değişik yerlerinde bazılarına göründükleri yine yaşayan canlı tanıklar tarafından ifade edilir. Çayören köylülerinin bu mitolojik kalıntıları hangi kültürden devraldıkları bilinmemektedir.

Karış Vermeler(Beddualar) :

→ Alinin gılıcına gelesin!: Hz.Ali'nin gazabına uğrayasın!, →Yerişip yetmeyesin!:gençlik yaşına ulaşamayasın(çocuklara söylenir.),→Garartın gaha!:vücudun yeryüzünden kalksın (ölesin), →Yeryüzünden kolgan (gölgen)kesile!: ölesin, → Garnagıssı!!:(?), →Hotuk götüre!:(?),→Hotuk ye!:(?), →Soyhaya gala: (?), →Gunnacı gidesin!: babaevinde iken hamile kalasın, böylece rezil olasın, utanılacak duruma düşesin,→Malamat olasın!: Rezil olasın, →Farş olasın!: herkes yaptığın kötülüğü,ahlaksızlığı bilsin, ki böylece rezil olasın.

Bayramlar

Bayram günleri büyük bir heyacanla beklenir ve coşkuyla kutlanırlar. Gerek Kurban Bayramı, gerekse Şeker Bayramı köyde aynı nitelikte kutlanırlar. Daha doğrusu, köylüler Kurban ya da Şeker Bayramı olarak bilmezler, onlara göre söz konusu olan sadece Bayram'dır. Bayramlar, takvimler ne yazarsa yazsın, her zaman sadece bir gün olarak kabul edilir, kutlanır. Arife günü heyecan doruktadır, bir çok insan oruç tutar; Arife günü oruç tutmayanın Bayram günü yüzü gara olur sözünü aile büyükleri ailenin küçüklerine sıkça söylerler. Arife günü akşamı bütün çocukların, genç erkek ve kızların ellerine kına yakılır. Kınayı genelde ebeler yakar torunlarının ellerine. İstanbul'dan vakti zamanında getirilen ve ebenin sındığının (sandık) bir köşesine gizlenmiş olan kına bulunur, bakır bir tas içinde su ile çamur haline getirilir, içine çok az da kül atılır ve iki elin içine de suvanur (sıvanır), her el bir bez ile iyice sarılır, gece böyle yatılır. Sabah erkenden heycanla kalkılır ve eller yıkanır. Büyüğü küçüğü, kadını erkeği herkes en temiz ve en yeni elbiselerini giyer. Bayram günleri giymek için örülmüş nakışlı ip çorapları saklandıkları sındıklardan(sandık)çıkarılır, kırmzı ağırlıklı basma fistanlar ve saltalar giyilir. Erkekler İstanbul'dan geitrdikleri en temiz ceketleri, pantolonları ve Divriği'den aldıkları şapkalr ile lestikleri (lastik ayakkabı) giyerler, bazılarının ayakalrında lestik yerine iskarpin bile olabilir. Ebeler, başlarına asalet ve olgunlık simgesi olan ketenlerini (kenten kumaştan yapılmış beyaz, püsküllü büyük başörtüsü) örterler. Birinci gün öğleden önce, büyükler bir Kuran okuyucu ile bir gün önceden hazırladıkları lokmalarını alarak yakınlarının mezarlarını ziyaret etmek için mezarlığa giderler. Önce mezara görüşülür, sonra Kuran okunur. Kuran okunması bittikten sonra lokmalar orada bulunanlara dağıtılır. Lokma, ya gurbetçilerin İstanbul'dan döndükleri zaman beraberlerinde getirdikleri lokum, boyalı şeker ya da arife günü evde yapılan un helvası veya 'cumur'dur. Lokmadan alanlar, 'Allah kabul etsin !, canına yetsin !, Allah ı-rahmat eyleye ! derler. Lokmadan alabilmek için çocuklar sabahın erken saatlerinden itibaren mezarlığı doldururlar, büyük bir itiş-kakış ve kargaşa içinde o mezardan o mezara koşarak lokmalardan almaya çalışırlar, bazan bu yüzden birbirleriyle kavga da ederler. Mezarlıktaki törenlerden sonra evlere gelinir, çocuklar kendi yakın arkadaşları ile ikili üçlü gruplar oluşturarak köye dağlıp 'bayramcalık' toplarlar. Herkesin kapısı açıktır, çocuklar istedikleri eve istedikleir zaman girerler. Evlerde daha çok boyalı şeker ve/veya kavurga (yarmanın saçta kavrulmauş hali)verilir. Bazı hatırlı ailelerin çocuklarına gizliden çiğ yumurta da verilir. En prejtijli bayramcalık çiğ yumurtadır. Bayramcalık olarak para verilmezdi, çünkü köyde hem para yoktu hem de bayramcalık dağıtan kadınlar para nedir bilmezlerdi. Hemen her ev yahnı ya da leyvaz (etsiz kuru fasulye)pişirir, Bayramlarını ziyarete gelen erişkinlere ikram ederlerdi. Baramın ikinci günü artık Bayram değildir, bayramcalık toplamaya giden çocuklara ev sahipleri aş bişti, bayram gaçtı diyerek bayramcalık olmadığını söylerlerdi. Zaten, ikinci gün bayramcalık toplamaya giden çokcuk sayısı çok az olurdu. Bayramlarda kişisel sorunlara yer yoktu, kutsallığı olan geleneksel bir şölenin sebep olduğu ortak bir atmofer içinde herkesin paylaştığı güzel, umut dolu heyecanlı duygular vardı. Köyde her insan Bayramın birinci gününün mümkün oluğu kadar uzun olmasını, yani günün batmasını istemezdi. Yani, herkes için, özellikle de çocuklar için, en hüzün verici duygu akşam olacağı korkusuydu.

[değiştir] Coğrafya

Sivas iline 214 km, Divriği ilçesine 38 km uzaklıktadır.

[değiştir] İklim

Köyün iklimi, karasal iklimi etki alanı içerisindedir.

[değiştir] Nüfus

Yıllara göre köy nüfus verileri
2007
2000 115
1997 142

[değiştir] Ekonomi

Köyün ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır.

[değiştir] Muhtarlık

Yerleşim yerinin köy tüzel kişiliği alması ile birlikte köyün tüzel kişiliğini temsil etmesi için köy muhtarlık seçimleri de yapılmaktadır.

Seçildikleri yıllara göre köy muhtarları:

2004 - İsmail Erguvan
1999 -
1994 -
1989 -
1984 -

[değiştir] Altyapı bilgileri

Köyde, ilköğretim okulu vardır ancak kullanılamamaktadır. Köyün içme suyu şebekesi vardır ancak kanalizasyon şebekesi yoktur. PTT şubesi yoktur ancak PTT acentesi vardır. Sağlık ocağı ve sağlık evi yoktur. Köye ayrıca ulaşımı sağlayan yol asfalt olup köyde elektrik ve sabit telefon vardır.

[değiştir] Dış bağlantılar

Kişisel araçlar
Ad alanları

Türevler
Eylemler
Gezinti
Katılım
Yazdır/dışa aktar
Araçlar
Diğer diller